• Candy
  • Candy Smile
  • HACI-1
  • ALPAY
  • Tiger yakindan
  • Haci Bebek

May 18, 2009

BİR SAVANA DRAMI

BİR SAVANA DRAMI


Günlerdir yememişti,

Açtı.......


Uzaklardan geçen

Ceylan sürüsüne

Bir kez daha baktı.


Bu sene bahar iyi geçmişti,

Hayvanların hepsi

Sağlıklı ve besiliydi.


Sürüde epeyi buzağı vardı.

Annelerinin etrafında

Koşuyor, sıçrıyor,

Çığlıklar atıyorlardı.


Kendi yavrularını anımsadı...

Sütü kesileli epeyi olmuştu,

Hepsi açtı, perişandı.


Bir ana olarak görevini yapmalıydı,

Tehlike çanları

Çitalar için de

Çalmaya başlamıştı.


Uzun otların arasına uzandı,

Sürüyü sürekli gözaltına aldı;

Aralarında epeyi mesafe vardı.


Şafak söktü,

Bulutlar kırmızıya büründü,

Sonra birden ufukta

Koca bir akbaba

Göründü.....


Geniş kanatları ile sanki

Kızıl bulutlara

Hükmediyordu.


Süzüldü, alçaldı

Akbaba.

Ceylanlara doğru yöneldi,

Uzaklarda

Bir sırtlan çığlık attı,

Bir baykuş söylendi.


Acele etmeliydi,

Zaman, aleyhine işlemekteydi

.

Birden bir buzağı dikkatini çekti,

Ne olduğunu o da

Henüz anlamamıştı ama,

Bu hayvan diğerlerinden farklı idi.

Fazla neşeli, hareketli görünmüyordu,

Anasıyla beraber yürüyor,

Koşuyor, sıçrıyordu ama

Hareketlerinde hafif bir ahenksizlik,

Belli belirsiz bir sakarlık

Göze çarpıyordu.


Daha büyük bir ilgiyle

İzlemeye başladı buzağıyı,

Hiç kuşkusu kalmamıştı artık.

Buzağının hareketlerinde

Hafif bir uyumsuzluk,

Belli belirsiz bir yavaşlık

Vardı.


Ayakları üzerine dikildi,

Önce kısa adımlarla ilerledi,

Niyetini asla belli etmemeliydi.

Giderek hızlandı,

Sonunda otlardan çıktı,

Savanada sürüye doğru

Delicesine koşmaya başladı.


Sürüye büyük bir hızla daldı,

Ceylanlar etrafa çil yavrusu gibi

Dağıldı.


Göz koyduğu buzağıya yöneldi

Kısa bir izlemeden sonra

.

Anasının çığlıkları arasında,

Kaçmaya çal

ışan buzağının bacağına

Bir çelme attı.


Hızla, yerde yuvarlanmakta olan buzağının

Boğazına yöneldi ve onu,

İri, uzun dişleriyle gırtlağından yakaladı.


Muradına ermişti sonunda...

Gözlerini çevirdi

Ve bir kez daha

Baktı kurbanına.


Bakışlarıyla sanki

Özür diliyordu,

Etoburluk onun,

Yaşam zorunluğuydu.


Sesi soluğu çıkmıyordu

Buzağının,

Tutar yeri yoktu

Zavallının.


Ama yine de

İri, kara gözlerinde

Ne korku vardı,

Ne suçlama;

Ne acı vardı,

Ne yakınma.


Yaşama isteğini ise

Asla yitirmemişti.

Onu hala hayata bağlayan

Kara gözleriyle,

Sanki yakından,

Tanımak istercesine

Katilini süzdü.


Ondan korkmanın

Artık bir anlamı yoktu,

Şu anda ona,

Anasından daha yakındı,


Herşeye rağmen

Ruhu yine de hürdü.

İçi rahatladı birden...

Derin bir uykuya dalar gibi

Gözleri kapandı,

Başı yavaşca yana düştü,

Gerildi, çırpındı ve öldü.


Annesi bir yandan kaçıp

Kendi canını kurtarmaya çalışırken,

Öte yandan arada bir geriye bakıp,

Yavrusunun sonunu anlamaya çalışıyordu.

Endişe dolu

Güzel, sürmeli gözlerinde

Kin yoktu,

Nefret yoktu.


Yanaklarına dökülen

Bir iki damla yaşla,

Uzaklara,

Kan ağlayan

Bulutlara baktı....


Sonra oradan

Başı önünde,

Yenik ve ezik,

Derin derin,

İçini çekerek,

Sessizce uzaklaştı.


Daha kat edeceği

Uzun bir yol vardı.


Savanada bir dram yaşanmıştı,

Daha ne dramlar tekrarlanacaktı.

YASAK AŞK

YASAK AŞK


Korkuyorum sevgilim…

Bir okuyan olacak kalbimi,

Seni ve aşkımızı bir bilen olacak.


Dudaklarımdan düşürmediğim ismini

Bir duyan,

Gönlümdeki fırtınayı

Bir hisseden olacak.


Sana dokunmaya korkuyorum sevgilim,

Bir gören olacak.

Kiraz dudaklarını öpmeye,

Pembe yanaklarını okşamaya

Korkuyorum.

Bizi bir gammazlayan olacak...


Seni kollarıma almayı çok istiyorum sevgilim ama,

Bırakamamaktan korkuyorum.


Kulaklarına aşkımı fısıldamaya

Korkuyorum.

Bütün dünya duyacak.

Korkuyorum her seferinde sevgilim,

Seni, o, benden geri alacak.


Sana olan aşkım korkutmaya başladı artık

Ama yine de ben,

Onsuz yaşamaktan korkuyorum.


Ben bir çılgınım sevgilim,

Bir deli, bir mecnun...

Yasak aşkımızın, senin de yaşamını

Mahvetmesinden korkuyorum.


Bir gün ayrılmak zorunda kalırsak,

Anla beni sevgilim.

Bağışla beni.

Unutma beni.

Ne olur sevmeye devam et beni.


Senin beni,

Unutmandan korkuyorum...

April 13, 2009

BİYOTEKNOLOJİ, KIYAMET VE ÖLÜMSÜZLÜK..........


Kıyamet ve ölümsüzlük……

 Çirkin ve güzel….

Siyah ve beyaz..

Ateş ve buz……

Son ve sonsuzluk…..

 

Ne ilginç…… İç içe, el ele, kucak kucağa…

Biyoteknoloji bunların katalisti..

İslam bunların kurbanı……

 

Biyoteknoloji, teknolojinin biyolojiye uygulanmasıdır. Biyoloji çok geniş bir bilim dalıdır ve her türlü canlı varlıkla ilgilenir. Tıp aslında tek başına bir bilim dalı değildir. Biyolojinin bir koludur ve biyoloji gibi, diğer bütün bilimlerden yararlanır. Biyoloji insan dışı canlıların, tıp ise insanların nasıl çoğaldıklarını, büyüyüp geliştiklerini, yaşam döngülerini, cinsiyetlerini, yaşayış şekillerini, ömürlerini ve onlarla ilgili hemen her konuyu yakından inceler.

Teknolojik gelişmelerin tümü insanlığa hizmeti amaçlar. Görünüşe göre insana yararlıdır. Ama bu yarar koşulsuz değildir. Teknolojinin insanlığa yararı sınırlıdır. Teknoloji bazı ülkelere diğerlerinden daha çok yararlıdır. Örneğin uçak teknolojisini ele alalım. Kim daha iyi savaş uçağı imal ederse, savaşı o kazanacaktır. Günümüzde havadan bombalayarak bir ülkeyi ortadan kaldırmak mümkündür. Teknoloji o kadar ilerlemiştir. Sırplar’a Kosava’da verilen ders ve Irak’ın iki defa uğradığı hezimet, Taliban’ın havadan yapılan saldırılara bir ay bile dayanamaması, hava üstünlüğünün önemini açıkca göstermektedir.

İlerde tarih bu örnekler için ilkel teknolojik gelişmeler terimini kullanacaktır. Çünkü ülkeleri birkaç nötron bombası ile, geride radyoaktivite bile bırakmadan, bir anda ortadan kaldırmak mümkün olabilecektir. Hatta bu günümüzde bile mümkündür…. Teknolojik olarak geri ülkeler, halkları belli bir uygarlık ve teknolojik düzeye ulaşamamış çoğu Müslüman fakir ülkeler, bu kategoriye dahildirler. Dünya hızla değişmektedir. Teknoloji geometrik bir hızla ilerlemektedir. Bir süre sonra öyle bir devirden geçilecektir ki, bu hıza ayak uyduramayan ülkelerin elinden yaşama hakları alınabilecektir. Yaşam bir hak olmaktan çıkacak, ayrıcalık olacaktır. O zaman hızla yaklaşmaktadır. Bu gerçekleri yadsımaya olanak yoktur.

Teknolojiye geri dönelim ve gelişmeleri yakından inceleyelim… Şu ana kadar önce teknolojinin, sonra onun bir dalı olan biyoteknolojinin insanlığa kazandırdıklarına bir göz atalım.

Teknoloji sayesinde dünya 21’nci yüzyılda informasyon çağına girmiştir. Bilgi artımı inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Her yedi yılda bir mevcut bilgi iki ile katlanmaktadır. Son zamanlarda hiç google taraması yaptınız mı bilmiyorum. Günümüzde bilgi enflasyonu vardır. Her hangi bir konuda karşınıza o kadar çok bilgi çıkmaktadır ki, onlardan yararlanmak ayrı bir bilgi birikimini gerektirmektedir. Bilgili olanların dışındakilerin mevcut bilgilerden yararlanması nerdeyse olanaksızdır.

Teknoloji sayesinde yapılan ilerlemeleri sıralamaya gerek olduğunu sanmıyorum. Yalnız yaşamın değil, evrenin ortaya çıkış mekanizmasının bile gizeminin çözülmeye başlandığı bir zamanda yaşıyoruz. Teknolojinin insanlığın yararına değil, zararına kullanıldığının sayısız örnekleri olduğunu biliyoruz. Atom ve Hidrojen bombaları bunların sadece ikisidir. Teknoloji sayesinde kütle imha silahları yapmak ve onları başarılı bir şekilde kullanmak bir sorun oluşturmamaktadır.

Aynı şeyleri biyoteknolojik ilerlemeler için de ileri sürebilirim. Bu bağlamda biyoteknoloji insanlığa, diğer teknolojik ilerlemelerden daha yararlı veya daha az zararlı değildir. Biyoteknoloji bir yandan bulduğu yöntemlerle insanlara daha çok süt veren inekler, organ transplantasyonu için kullanılacak domuzlar, iri ve kıpkırmızı domatesler, ilaçlar, protezler, yapay kalp makineleri, böbrekler, iri ve besili piliçler kazandırmışsa da, bütün insanlığı yok edebilecek bakteri ve virusların sentezini de kolaylaştırmıştır. Bu bilgilerle donanan sapkın bir diktatör, hatta kendi özel laboratuvarında araştırma yapmakta olan çılgın bir bilim adamı, dünyanın diğer ülkeleri için ciddi bir tehlike oluşturabilmektedir. Biyoteknolojik ilerlemelerin hepsi insanlığa yararlı, masum ve istenilir etkinlikler değillerdir. Biyoteknoloji içinde ayrıca uyumakta olan ve giderek uyanmaya başlayan bir canavarı barındırmaktadır.

Bu korkunç canavara birkaç yüz yıl sonra, hatta belki daha da önce, dünyayı bir felakete sürükleyebilecektir. İnsanlık bu canavarı keşfetmek üzeredir. Bu canavar ölümsüzlüktür. Ya çok uzun yaşamaktır...

Bilim ölümsüzlük konusunda yoğun araştırmalar yapmaktadır. Ölümsüzlük henüz bulunamamıştır ama, mevcut ilerlemeler yakın bir zamanda bulunabileceğine işaret etmektedir. Bilim ölümsüzlüğü bulmadan önce çeşitli evrelerden geçecektir. Bu süreç başlamıştır. Günümüzde çeşitli genetik olan ve olmayan müdahalelerle laboratuvar hayvanlarının ömrü uzatılmaya çalışılmaktadır. Genetik olmayan manüplasyonlarla farelerin ömrü iki ile katlanmıştır. Sıra genetik manüplasyonlara gelmiştir. İnsan kök hücre deneyleri ve insan genomunun ayrıntıları, insanların doğal ömrünün ne kadar uzun olduğunu kesin olarak ortaya koyabilecek çalışmalardır. Bu çalışmaları ilerde insan genomuna müdahale eden diğerleri izleyecek ve insan ömrü uzatılacaktır.

İnsanlar öteden beri ölümden nefret etmektedirler. Firavunlardan tutun, Çin imparatorlarına, Osmanlı padişahlarından çeşitli diktatörlere kadar dünyada sayısız lider ölmemek için ellerinden gelen ne varsa yapmışlardır. Onların hepsi ölmüşlerdir. Bizler de ölümü tadacak ve ölümsüzlüğü göremeyeceğiz. Uzun yaşama bile bizim için bir ütopi olmaktan öteye gidemeyecektir. Ama bir gün gelecek, ölümsüzlük veya çok uzun yaşamak gerçekleşecektir.

İslam’ın şiddetle reddettiği evrim kuramı artık moleküler düzeyde tartışılmaktadır. İnsanın genlerini yakından inceleyerek ömrünün ne kadar olacağını saptamak bulunmak üzeredir. Bu konuda bazı gelişmeler vardır. Bu öylesine önemli bir konudur ki, bir süre sonra şeffaflığını yitirecektir. Hatta belki de yitirmek üzeredir. Biyoteknolojik ilerlemeler önce insan ömrünü 150-200 yıla çıkaracaktır. Ardından bu ömür hızla uzayacak ve önce yüzlerce yıla, sonra binlerce yıla ulaşacaktır. Ölümsüzlük bulunmasa bile bu başarı insanlığın geleceği için son derece tehlikeli bir gelişmedir.

Önümüzdeki bin yıl içinde dünyaya şeklini verecek olan sosyo-politiko-ekonomik gelişmeler daha çok teknolojik ilerlemelerden etkilenecektir. Dinler bir tür metamorfoza uğrayarak kendilerini yeniden yapılandırmaya çalışırlarken, iklim ılımanlaşacak, kutuplar eriyecek, insan nüfusu artacak ve sosyal yapıda büyük değişiklikler olacaktır. Önlemler alınmazsa, bundan 500 yıl sonra dünya nufusu 500 milyarı aşacaktır.

Bu arada Ay ve Mars kolonileri kurulacak ve insanların bir kısmı oralarda yaşamaya başlayacaklardır. Dünyada mevcut kaynaklar bu nüfus için yeterli değildir. Petrol çoktan bitmiş ve kömür reservleri çok azalmış olacak, stratejik önemi olan diğer madenler tükenmeye başlayacaklardır. Teknoloji bütün bu sorunlara çözümler getirecektir. Ama o zaman teknolojinin zararlı etkileri de egzajere edilecek ve dünya daha iyi bir mekan değil, öncekinden çok daha sefil bir yer olacaktır.

Kısaca açıklamaya çalıştığım senaryoya göre dünyanın diğer gezegenlerden gelecek ham maddelere olan gereksinimi artacaktır. İklim Myosen çağında olduğu gibi, sıcak ve rutubetli olacak, deniz seviyesi en azından 50 metre yükselecektir. Bütün bu gelişmeler insan ömrünün uzamaya başladığı ve ölümsüzlüğün bulunduğu bir zamana rastlayacaktır.

Dünya ikliminde olan değişiklik, nüfus patlaması, kaynakların tükenmeye başlaması ve teknolojik ilerleme, ölümsüzlüğün bulunması ile bir araya gelince ortaya çıkacak patlayıcı karışım, dünyayı korkunç bir felaket sürükleyebilecektir........

February 16, 2009

BYERLEY TÜRK, BİR KİTAP VE ÖNEMLİ BİR TÜRK ATI...

16 Mart, Batı atçılık ve koşuculuk tarihinin önemli bir günü ve Byerley Türk’ün ölümünün 305’inci yıldönümüdür.

Bylerley Türk, doru bir Türk savaş atıdır.

Çok genç yaşında, İkinci Viyana kuşatmasına katılmış, daha sonra Buda kuşatmasında seyisi ile birlikte esir alınarak İngiltere’ye götürülmüş ve orada Byerley isimli bir İngiliz albaya satılmıştır.

O tarihten itibaren Byerley Türk adı ile bilinir.

25 yıllık kısa ömrüne, kahraman bir gazi ve son derece görkemli bir at olarak, biz insanların çoğundan daha değerli başarılar sığdırmış, seceresi Batı dünyasının bütün yarış atlarında devam etmiş, mitolojik karakteri ve ünü günümüze kadar ulaşmıştır.

Herşeyden önce saf ve gerçek bir Türk atı olarak şan ve şerefimizi, biz Viyana ve Buda yenilgilerinden sonra geri çekilirken, o yüceltmiş, günümüze dek taşıdığı Türk adının onur, gurur ve saygınlığını devam ettirmiştir.

Bu muhteşem Türk savaş atının başarılarına şapkamı çıkarıyor, ölüm gününde onu, tutamadığım göz yaşlarımı silmeye çalışarak, huşu içinde anımsıyorum. Ruhu şad olsun.

Byerley Türk, Godolphin Barb ve Darley Arabian ile birlikte, önemli ve başarılı bütün Batı yarış atlarının atasıdır.
Hristiyan’lar tarafından esir alınan ve önce savaşa ve yarışlara sokulduktan sonra damızlık olarak kullanılan Türk savaş atlarının ilki ve en önemlisidir.

Son derece görkemli, iri, yalnız kendisine iyi bakan ve hoşnut eden sahibine sadık, vahşi, bağımsız ve kendi başına buyruk Asya kökenli gerçek bir Türk atıdır. Arap atı değildir.

Beyerley Türk, Balkanlarda bir yerde, 1678 yılının fırtınalı bir Haziran gecesi sabaha karşı, gök gürültüleri ve yıldırımlar arasında, kendisi gibi doru, Zarif adlı bir Karaman kısrağına doğmuştur. İsmi Ateş olan demirkır babası da kendisi gibi ele avuca sığmaz bir aygır ve gazi savaş atıdır.

Rengi annesine, huyu ise babasına çekmiştir. Fırtınalı bir gecede hamileliğinin son anlarını yaşamakta olan Zarif ahırdan kaçarak gecenin zifiri karanlığında kaybolmuş ve ertesi sabah, nehir kenarında doğurduğu tayı ile birlikte, çiftliğe geri dönmüştür.

Byerley Türk’ün anne ve babsının isimlerinden oluşturulan Türkçe bir adı da vardır. Babasının Ateş adının ilk harfi olan A, annesinin Zarif adının ilk harfleri olan Zar ile birleştirilmiş ve kendisine, ateş çocuğu anlamına gelen Azarax ismi verilmiştir.

Yaşamının yaklaşık ilk 10 yılını savaştan savaşa tehlike ve macera içinde geçiren Azarax, bu süreyi hep, kendisine doğduğu günden beri büyük bir şefkat, özen ve itinayla bakan seyisi ile geçirmiş, onunla birlikte esir alınmış ve yine onunla birlikte İngiltere’ye götürülmüştür. Byerley Türk’e aynı seyis İngiltere’de bir yıl kadar daha bakmış, sonra bir gün kayıplara karışmıştır.

Byeley Türk her ne kadar savaşlarda kaybettiği yakın arkadaşları olan diğer savaş atlarının arkasından birkaç gün kişneyerek matem tutmuş ve sonra onları unutmuş ise de, seyisini unutması haftalar almıştır.
Bu arada yemek içmekten kesilmiş ve giderek zayıflamaya başlamıştır.
Albay Byerley, bir kaç ay önce umulmadık bir şekilde bir yarış kazanan, hayranlık duyduğu bu muhteşem Türk savaş ve yarış atının sağlığını uzaktan endişe ile izlemiş ve bir gün kendisine yaşadığı ikâmethanede pişirilen bir pastayı ikram ederek gönlünü kazanmak istemiştir.
Byerley Türk,önüne konulan arpa ve yulafı reddederken, bu beklenmedik ikrama hayır diyememiş ve kaybolan seyisinin ardından matem tutmaktan vaz geçerek, albayın arkadaşlık teklifini kabul etmiştir.

Byerley Türk’ün inanılmaz yaşamı, Türkiye’ye gelip bir at satın alan ve Türkiye’de altı ay at koşturarak araştırma yapan Jeremy James tarafından ölümsüzleştirilmiştir. Kitabın adı:

THE BYERLEY TURK
The Incredible Story of the World’s First Thorougbred

Stockpole Books tarafından 2005 yılında yayınlanan bu önemli kitabı, okuması biraz zor da olsa, İngilizce bilen her Türk’e hararetle tavsiye ediyorum.

Kitap bir atın yaşam öyküsünden çok daha fazla bir yapıttır. Aynı zamanda Viyana kuşatmasında ve onu izleyen Türk bozgununda ve daha sonra gelen Buda yenilgisinde yaşanan korkunç acıları dramatik ve gerçekçi bir şekilde bir Türk’ün bakış açısından dile getiren tarhisel bir belgedir de......

Batıda Türk’ün adı bir at tarafından yüceltilirken, Osmanlı imparatorluğunun çöküşünün başlangıcına şahit olunması, çelişkiler dolu tarihimizi süsleyen ve ona renk katan ilginç ironilerden biridir.

Kitabı her ele alışımda duygusallığıma yenik düştüm ve ağladım. Bunu itiraf ediyorum ama, inanın ki utanmıyorum. Yaşamımda kendimi hiç bu kadar duygusal hissetmemiştim. Byerley Türk’ün ölümünü anlatan cümleler her seferinde beni, 305 yıl önce vuku bulan bir trajedinin sonunu sanki hiç beklemiyormuşum gibi, hıçkırıklara boğdu. Bu ilginç deneyimimi sizlerle de paylaşmak istedim.

UZANIP SANA DOKUNMAK......

Fiziksel de olabilir bu temas ama, ben elbette başka tür dokunmalardan bahsediyorum. Diğerlerinin ruhuna dokunmak. Aklına dokunmak. Kalbine, maneviyatına, benliğine, kişiliğine, duyarlıklarına dokunmak... Zaman ve mekândan münezzeh olarak dokunmak. Çağ atlayarak dokunmak. Sevdirerek dokunmak. Düşündürerek dokunmak. Özlem duyularak dokunmak. Bazan güldürerek, bazan ağlatarak dokunmak. Nostalji duyguları uyandırarak dokunmak. Pişmanlık duydurarak dokunmak. Övünerek dokunmak..... Gurur duydurarak dokunmak.....

Sana hürmetle dokunuyorum..
Kalın ve kaba parmaklarım
Önümde duran küçük fizik varlığınla temas ediyor
Tüylerimin ürperdiğini hissediyorum..
Zarif ve görkemli aslının
Küçük bir kopyasısın ve
Bir elime sığabiliyorsun...

En ufak bir beyaz noktası olmayan
Siyaha çalan koyu kahve rengi teninle
Küçücük bir at heykelisin..

Zarif ve mütenasip vücutlu olmana rağmen
Güçlü ve görkemlisin...
Sen muhteşem bir Türk atısın.

Kimin kime dokunduğu ise ayrı bir olay..
Doğrusunu istersen
Ben sana değil
Sen bana dokunuyorsun..
Yüzlerce yıl ötedeki
Gizemli bir dünyadan
Bir ruh gibi geliyor
Ve beni etkiliyorsun..

Bana verdiğin hazzı ve hüznü
Neş’eyi ve kederi
Çoşku ve düş kırıklığını
Umut ve umutsuzluğu
Anlatmam olanaksız..

Beni aynı zamanda hem ağlatıyor
Hem de kahkahalar boğuyorsun..
Seninle iftihar ediyorum...

Fizik varlığın doğaya döneli aradan 305 yıl geçti. Ama sen hala bize dokuyor, ruhsallığımıza hitabediyorsun. Senin de kendi zamanında neler hissettiklerini bilmek isterdik. Bu elbette olanaksız. Her at aynı şeyleri mi hisseder? Türk savaş atları savaşta ve barışta hep aynı mı hissederlerdi?

Türk ismini yücelten yalnız insanlar mıdır? Türk’lerle binlerce yıl omuz omuza savaşan atlar Türk olamaz mı? Kahraman olan yalnız Türk’ler midir? Türk atları da kahraman olamaz mı?

Ruhun şad olsun Byerley Türk..

 

February 07, 2009

Candy

Candy Smile

February 06, 2009

HACI-1 ALPAY

MUTLULUK NEDENLERİM......

Herkes için farklı olmalı

Mutluluk nedenleri...

Her yaş için farklı oldukları gibi.


Nelerdi onlar?

Gençliğimde beni mutlu eden nedenler?

O kadar geride kaldılar ki...


Çok severdim çıtır çıtır yanan bir sobanın

Önünde demlenmeyi.


Mis kokulu çiçeklere ve güzel dağ manzaralarına bayılırdım.

Serin bir dağ havası ile ciğerlerimi doldurmak,

Serinlemek demekti..

Rahatlamak..


Çığlıklar atarak nefes nefese yaklaşan bir trenle gelen

Sevgilimi beklemek,

En tatlı meşgalemdi..

Üşenmezdim.


O kollarımda iken üfleye

püfleye uzaklaşan trenin

Ardından bakmaya da bayılırdım.

Sıcak bir sobanın etrafına çöreklenip

Sohbet etmeye,

Mangalda kestane kızartmaya da.


Yağmur çatıyı döverken soğuk bir kış günü,

Sıcak bir yorganın altında delicesine sevişmek ne güzeldi!..


Daha başka şeyler de vardı beni mutlu eden.

Bunlar beni en çok etkileyenler.

Ömür hızla geçiyor...

Durmuyor......


Güzel manzaralara ne oldu bilmem?

Kokular artık mis gibi değil mi ne!


Serin dağ havası çiğerlerimi serinletmiyor artık...

Üşütüyor!


Beklediğim yolcunun trenden çıkma umudunu yitireli

yıllar oldu...

Trenler nefes nefese gelmiyorlar artık.

Soluklanmıyorlar...


Sobanın etrafında çöreklenenler de azaldı.

Çoğu öldü.


Mangalda kızaran kestanelerin tadı tuzu kalmadı.

Yağmur hala yağıyor ve kışlar hala soğuk ama,

Yorgan beni ısıtmıyor artık.


Her geçen gün

Biraz daha azalıyor

Mutluluk nedenlerim.

Yaşama arzumla beraber

Tükeniyor.


Gülemiyorum artık eskisi gibi.

Son kahkahamı ne zaman attığımı hatırlamıyorum bile.

Şakalara da pek iltifat etmiyorum nedense

Son günlerde.


Yeni düşünceleri de beğenmiyorum...

Şımarıklık gibi geliyor bana

, gençlerin davranışları.

Saygısız buluyorum bana adımla hitabedenleri

.

Nedir değişen bilmiyorum.

Ben mi, yoksa dünya mı?

Ne oldu mutluluk nedenlerime?

Ne oldu bana?

Bilen var mı?

Tiger yakindan Haci Bebek

February 01, 2009

DİNLERİN SOSYO-BİYOLOJİK KÖKENİ

Harvard Üniversitesinin ünlü biyoloğu Edward O. Wilson dinlerin ortaya çıkış nedenini ilginç bir kuramla açıklıyor; Din hemen her kültüre imzasını atmış olan sosyal bir etkinliktir. Antropologlar hemen her ilkel kabilenin kendi kökenleri hakkında bazı mitlere sahip olduklarını bilirler. Ayrıca bu kabileler kendileri ile diğerleri arasındaki farklara çok büyük önem verirler. Bu inançların çoğu rasyonel olmadıkları gibi, hemen hepsi fantazilerle bezenmiş doğa üstü yaklaşımlardır. Çoğu kere bu kabilelerin geçmişte yaşamış ve kabileyi bir araya getirmiş olan bir lideri vardır. Bu lider olağanüstü yetenekler ve ilahi bilgilerle donanmıştır. Bu liderin öğretileri sorgulanamaz. Reddedilemez. Olduğu gibi kabul edilmelidir.



Harvard Üniversitesinin ünlü biyoloğu Edward O. Wilson dinlerin ortaya çıkış nedenini ilginç bir kuramla açıklıyor;

Din hemen her kültüre imzasını atmış olan sosyal bir etkinliktir. Antropologlar hemen her ilkel kabilenin kendi kökenleri hakkında bazı mitlere sahip olduklarını bilirler. Ayrıca bu kabileler kendileri ile diğerleri arasındaki farklara çok büyük önem verirler. Bu inançların çoğu rasyonel olmadıkları gibi, hemen hepsi fantazilerle bezenmiş doğa üstü yaklaşımlardır. Çoğu kere bu kabilelerin geçmişte yaşamış ve kabileyi bir araya getirmiş olan bir lideri vardır. Bu lider olağanüstü yetenekler ve ilahi bilgilerle donanmıştır. Bu liderin öğretileri sorgulanamaz. Reddedilemez. Olduğu gibi kabul edilmelidir.

Wilson'a göre bu ilkel kabilelerin bu şekilde davranmasının evrimsel bazı avantajları vardır. İlk insanlar ve ilk insan toplumları bu davranışı sergileyerek varlıklarını koruyabilmişler ve nesillerini sürdürebilmişlerdir. Bu şekilde davranmak ve inanmak bu insanlara evrimsel bir avantaj sağlamıştır. Bu avantaja sahip olmayanlar seçilmemişler ve yok olmuşlardır. Aslında bazı hayvanlar da liderleri izlerler. Sürüdeki düzenden lider sorumludur. Dominan bir erkek hayvan sürüye hakimdir. Diğerleri sorgusuz sualsiz onun emirlerini yerine getirirler. Buna örnek olarak balinaları ve yunusları gösterebiliriz. Herhangi bir nedenden dolayı yönünü yitiren lideri izleyen sürü karaya vurarak topluca ölmektedir.

Bir milyon yıl kadar önce insanların öncüleri olan hominidlerde, beyin hızla büyümeye başlamıştır. Giderek bilinçlenen ve akıllanan bu yaratıklar önce küçük topluluklar şeklinde bir araya gelmişler, zamanla bir liderin etrafında toplanarak, daha geniş toplumlar oluşturmuşlardır. Bu arada lider kavramı gelişmiş ve liderin emirleri yasalaşmaya başlamıştır.

Yalnız burada ilginç bir çelişki vardır. İnsanlar giderek daha akıllı olmaktadırlar. Bu entellektüalite toplumun mevcut düzenine ve liderine meydan okumayı gerektirmektedir. Bazı entel bireyler lidere karşı geleceklerdir... Bu kaçınılmazdır.. Hayvan sürülerinde, örneğin kurtlar ve aslanlarda lidere meydan okunur ve onun yeri alınır.. İnsan toplumunda buna teşebbüs toplumda bir kaos ve düzensizlik yaratacak ve toplum dağılma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Ya da akıllı bireyler toplumdan uzaklaşacak ve toplum çözülerek dağılacaktır.

Evrim bu soruna ilginç bir çözüm bulmuştur... Wilson'a göre bu maymunumsu ilk insanlara olan doğal baskılar, onların liderlerine çok daha sıkı bir şekilde bağlanmalarını sağlayacak bazı inançların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Daha doğrusu kendi liderlerinin rasyonel olan veya olmayan her türlü kararını ve emirlerini izleyen insansı toplumlar varlıklarını sürdürmüşler ve bu davranış ilerde insanlar için bir norm olmuştur.. Kabile üyeleri liderlerini ve onun her türlü emirlerini ciddi şekilde sorgulamadan kabul etmeye ve izlemeye başlamışlardır. İnsan öncülerinin kazandığı bu nitelikler, ortaya çıkan yeni bazı genlerin ürünü olmalıdırlar.

İlk hominidlerin sahip olduğu bu nitelikler, onların hem çeşitli aletler dizayn ederek ilerlemelerini, hem de rasyonal olmayan ama, kabilenin geleceği için çok daha önemli olan bazı dinsel geleneklerin, mit ve efsanelerin sorgulanmadan oldukları gibi kabul edilmelerini sağlamıştır.. Kabilenin bütünlüğünü korumak için bazı mit ve fantastik efsanelere gereksinim vardır. İnsanlar arasındaki ilişkiler bu efsaneler aracılığı ile aksamadan sürdürülebilir.

Ne kadar sapık ve saçma olurlarsa olsunlar, bazı mitler ve efsaneler, dinler ve inançlar insanları bir arada tutmaktadırlar. İslam'a inananların bir ümmet oluşturmasının nedeni budur.

Bütün saçmalıklarına, insan akıl ve mantığına aykırı olmalarına rağmen İslam ve diğer dinler, hala varlıklarını sürdürmektedirler. Bu ilginç durum açıkca insan olarak yalnız ne kadar zayıf ve nahif olduğumuzu değil, aynı zamanda muhtemelen zayıflığımızın genlerimize işlenmiş olduğunu da telkin etmektedir. Dinlere ve Tanrı'ya inanmak ihtiyacı doğanın insan türüne olan baskısının sonucu olabilir. Bundan bir milyon yıl kadar önce ortaya çıkan bu durumun kısa zamanda düzelmesi belki de mümkün değildir.

Wilson'un bu görüşü ayrıca ateizmle ilgili bazı gerçekleri de açıklayabilmektedir. İnsanların küçük bir azınlığı dinlere inanmamaktadır. Bunun nedeni doğada mevcut çeşitliliktir. Her canlıda bu çeşitlilik vardır. Ateizm de bu genetik çeşitliliği simgeliyor olabilir.

Doğa hala insan yaşamına bu şekilde bir baskı uygulamakta mıdır? Eskiden toplumun genel eğilimlerine karşı gelen bireylerin yaşama şansı yoktu. Din toplumu bir arada tutan en önemli ortak payda idi. Her ne kadar bu durum İslam ülkelerinde hala sürmekte ise de, endüstrileşmiş ve teknolojide ilerlemiş toplumlarda din bazında bireylere olan baskılar giderek önemlerini yitirmeye başlamışlardır. Çağdaş toplumlar artık varlıklarını sürdürmek için bazı akıl dışı ve mantıksız mit ve efsanelere gereksinim duymamaktadırlar. Öyle ise artık ateizmin yerleşip, gelişmemesi için bir baskı da yok demektir. Hatta diyebiliriz ki teizmin yok olması için bir baskı ortaya çıkmaya başlamış olabilir. İnsan aklı ve entellektüalitesi teizme karşı gelme yolunda bazı ilerlemeler kaydetmiştir. Zamanla ateist sayısı daha da artacağa benzemektedir. Öteden beri var olan ama, günümüze dek başarılı olamayan ateizm, toplumların yeniden ve çağdaş bir şekilde örgütlenmesinden sonra hız kazanmaya başlamıştır.

Wilson'un kuramları Richard Lewonthin ve Jay Gould tarafından reddedilmiş ve görüşleri eleştirilmiştir. Bu otörler Wilson'un sosyobiyoloji konusundaki görüşlerine itiraz etmişlerdir. Yine de Wilson'un kuramlarını tutan çok sayıda aydın ve bilim adamı vardır. Lewonthin'in de bazı kuramlarını reddetmeye olanak yoktur.. Özellikle triple helix kitabı müthiş bir entellektüalitenin ürünüdür. Jay Gould da parlak bir bilim adamı idi ama, din konusundaki görüşleri herkes tarafından paylaşılmamaktadır.

Lewonthin genlerin çevre ile etkileşmelerinin önemine inanan bir bilim adamıdır.

Wilson ise canlıdan çok genin önemine değinir. Canlı doğar. Canlı ölür. Gen kalır..

Wilson'un din konusundaki görüşleri çok ilginçtir. Dini, diğer sosyal etkinlikler gibi, insanın doğal ve kaçınılmaz bir niteliği olarak kabul eder..

Wilson entemolog dur. Karınca gibi, sosyal böceklere özelleşmiştir. Temel olarak zoolog olduğundan ve insanlar da bir hayvan türü olduklarından, insanlar hakkında da ahkam kesebilir.. Sosyobiyoloji Wilson'un oluşturduğu bir bilim dalıdır. Tartışmalıdır.. Bu dünyada hiç bir bilim adamı Wilson kadar bu konuda otorite sahibi değildir. Karıncaları ve sosyal insektleri çok iyi bilen birisidir. İnsan bir hayvan olduğu için hayvanların uyduğu yasalara uymakla yükümlüdür. İnsan böcek değildir diye kestirip atamayız. Çünkü insan diğer hayvanlarda ve sosyal böceklerde mevcut davranışların bir kısmını taklit eden bir canlı türüdür.

Böceklerin sosyal strüktürü genlerle bir nesilden diğerine geçer ve bu geçiş evrime uğrar. İçine doğduğu gruptan kopan karınca veya diğer sosyal böcek yaşayamaz. Varlığını tek başına sürdüremez. Bunun nedeni doğal baskıdır. Sosyal böcekler bir liderin önderliğinde, çeşitli sınıflardan oluşmuş bir toplum oluştururlar. Bireylerin bu toplum içindeki yerini genleri ile ilgili nitelikler saptar..

İnsan da sosyal bir hayvandır. Hemen her insansal etkinlik genlerin kendilerini belirtmeleri şeklinde tecelli eder. Genlerin allel denen çeşitleri vardır. Aynı gen farklı şekillerde kendini belirtir. Örneğin göz rengi geni bir insanda yeşil ise, diğerinde kahve veya mavidir. Aynı gen farklı bir ürüne sahiptir. Davranışlar da genlerin ürünü olarak ortaya çıkarlar. Tabii her türlü insansal davranış son derece karmaşıktır ve çok sayıda değişgeni vardır ama, davranışlar hep aynı beyin yöresinin eseridirler. Bu da genetik olarak saptanır. İnsanlarda sosyal yaşamla ilgili beyin yöreleri vardır.

Wilson'un bu ilginç kuramını reddedenler akılları ile değil, daha çok hisleri ile hareket etmektedirler. Şu gerçeği göz ardı edemeyiz:

İnsanların büyük çoğunluğu ne kadar saçma ve olağan üstü olurlarsa olsun, dinlerle ilgili mit ve efsanelere inanırlar. En azından onları yeterince sorgulamazlar..

Wilson işte bu ilginç gözleme bir açıklama getirmek istemektedir. Haklı veya haksız. Doğru veya yanlış.. Ortaya bir kuram atmıştır... Ortada yapılan bir gözlem vardır.. Onu hislerle değil, akılla çözmek zorunluğu vardır. İnsanı böcek düzeyine indiren bir görüşü kimse kabul etmek istemeyebilir. Ama insan toplumu ile karınca toplumu arasındaki farklar nitel olmaktan çok niceldir.. Önce bunu kabul etmemiz gerekmektedir. Aynı biyolojik ilkeler ve diğer yasalar hem böceklerin yaşamını etkiliyor olabilir, hem de insanların.. Böcekler de birbirlerine arzu duymakta, çiftleşmekte ve yavrularını yetiştirmektedirler. Sosyal olanlarından insanların ders bile alması gerekmektedir. Büyük bir şefkat ve itina ile yumurtalara ve larvalarına bakarlar. Onları besleyip temizlerler ve büyütürler. Her birinin toplum içinde belli bir yeri ve görevi var. İnsan yaşamı birçok hususlarda sosyal böcek yaşamından farksızdır.

Wilson diyor ki çok çok önceleri, daha insan insan değilken ve evrimleşme sürecinin başlarında iken, onu sosyal bir hayvan olmaya zorlayan bazı genler kazanmıştır.. Bu ilkel insan-hayvan ancak bu genler sayesinde bir toplum oluşturabilmiştir.. Çünkü hayvanların davranışları onların genlerinin eseridir. Rastgele değildir. İnsanlar bir araya gelmenin daha yararlı olacağını bildikleri için bir araya gelmemişlerdir. Bir araya gelmemeleri ellerinde değildir. Bu genlerinde yazılıdır. Buna mecburdurlar.

Ama her kuyruksuz maymun-ki insan da onlardan biridir, sosyal değildir. Orangutanlar soliter yaşayan hayvanlardır. Gorillerin haremi vardır. Şempanzeler daha çok dişi etrafında bir aile oluştururlar. Demek ki doğa insanın da dahil olduğu bu hayvan grubuna farklı şekillerde baskılar yapabillmektedir. Davranışların beyinde anatomik bir alt yapısı vardır. Dolayısıyla davranışlar kolay kolay değişemezler.

İnsan beyninde maneviyat ile ilgili merkezler vardır. O merkezler din için spesifik değildir. Dinler oralara yerleşen sosyal parazitlerdir. Wilson'a göre o merkezlere her türlü saçmalık yüklenebilir ve kisi onları sorgulamaz... İnsanlarda bu beyin merkezi olmasaydı, ilk hominidler orangutan gibi bir yaşam sürdürmeye zorlanacaklardı.. Bu da insanın ilerde teknoloji geliştirmesini önleyecekti. Çünkü uygarlık toplumun ürünüdür. Bireylerin değil. İnsan sosyal olmasaydı, uygarlık ve teknoloji geliştiremezdi. Bu bağlamda dinler insanların sosyal olma uğruna ödemek zorunda kaldıkları bir fiyat olarak kabul edilebilir.

İlkel kabilelerde ruhban sınıfın lider sınıfından ayrı olması bir şey ifade etmez. Önemli olan kabile ile ilgili mit ve efsanalerin çok önce başlatılmış olmasıdır. Bu sınıflar o mitlerin devamından sorumludurlar. İnsanlarda inanma ihtiyacı vardır. Bu da sosyal olmanın bir gereksinimidir. Sosyal olmak ise genlere yazılmış bir takdirattır.. Değiştirilemez..

November 02, 2007

Dünyayı Başkalarının Gözünden Görmek

Kökeni ne olursa olsun her türlü inanç, inananları inandıklarının gözünden görmeye zorlayan eğilimlerdir. İslam bir inançtır. Müslüman kişi dünyayı Muhammed’in gözünden görür ve O’nun öğretileri ile yaşar. Kendi görüşü yoktur.

Aslında bu yaklaşım pek mümkün değildir. Müslüman’lar Muhammed’i taklit ederek yaşamaya çalışırlar ama, hiç birisi bunda başarılı olamaz. Yedinci yüzyılın erkeği ile 21’nci yüzyılın erkekleri arasında derin bir zaman, felsefe, anlayış, çağ ve kültür farkı vardır. Bu yüzden Müslüman’lar ister istemez dünyayı biraz da kendi gözleri ile görürler ama, Muhammed'in görüşleri de bu görüşe katıldığı için, gözlemlenen dünya çarpık, yamuk ve iğretidir.

Çeşitli ideolojilere inananların dünya görüşü de oldukça çarpıktır. Nazi ve faşistlerin, terörist örgütlere üye olanların dünyaya bakışı, özgürlük ve demokrasiye inananlardan oldukça farklıdır. O görüşlerde umut ve iyimserlik yoktur. Onlara korku, intikam, tehdit, aşağılama, kötüleme gibi ilkel içgüdüsel duygular hakimdir. Sosyal olaylar onlar tarafından yanlış yorumlanırlar. Onları kendi görüşlerine uygun olarak yorumlamak isteyen teröristler, kendi görüşlerini çeşitli terörist eylemlemlerle başkalarına zorlarlar. Ortaya çıkan kaosu kendi görüşlerinin gerçek manifestasyonu sanar teröristler. Oysa ortaya çıkan durum kendiliğinden değil, zorlama sonucu manifest olmuştur.

Komünizmi de bu bağlamda incelemek mümkündür. Marx’dan adapte ve çoğu kere modifiye edilen kuramsal görüşler toplumlara zorlanınca, hastalıklı bir toplumun varlığı ile karşılaşılır. Ama bu toplum komünizmi implante etmeden önce bu kadar hasta değildir. Ya da bu tür bir hastalıktan yakınmıyordur. Toplumun yapısı ve sorunları değişmiştir.. Komünistin varlığını sürdürmesine daha uygun koşullar ortaya çıkar ve komünist o koşulları kendi yarattığını bilmeden, ya da bilmek istemeden orada tırmanmaya ve ne kadar haklı olduğunu bütün dünyaya haykırarak demonstre etmeye başlar....

Dünyayı başkalarının gözünden görmenin çeşitli şekilleri olduğu kuşkusuzdur.. Bir ideale bağlanan ve onun uğruna ölmeyi göze alan her insan dünyayı kendi gözlerinden görmeyi terkeder. O ideali yaratanların gözünden görmeye başlar. Bir Müslüman için kafirler her yerdedir. Bir komünist baktığı her köşede kapitalist burjuvaları görür. Terörist için polis her köşe başını tutan bir düşmandır. Nazi'ler Yahudilerin dünya ekonomisini ele geçirdiklerine inanırlar.. Kendi ırkları dışında insanlığa sıcak bakmazlar....

Dünyayı başkalarının gözünden görmek makbul bir şey değildir.
Kendi kişisel görüşlerini ekzotik bir eğilim uğruna feda edenler, bu tuzağa düşerler. Normalden az da olsa uzaklaşan bir eğilim, ne kadar ileri ve özgün olursa olsun, ne kadar üstün meziyetlere bürünürse bürünsün, ne kadar çağdaş niteliklere sahip olursa olsun, yeğlenmemelidir.

Ateizmi ben yalın bir ilke olarak düşünüyorum... Düşündüğüm ateizm spesifik bir dünya görüşü değildir. Ateist dünyayı başkalarının gözünden değil, yalnız kendi gözünden görmelidir. Ama yanıldığımı da biliyorum. Ateistlerin bir çoğunun dünyayı çarpıtarak görmelerine neden olan bazı inançlara ve günümüzde sapkın olarak kabul edilmeye başlanan eğilimlere sahip olduğunu biliyorum. Bazıları dünyayı, bütün ateistlerin komünist olmaları gerektiğini düşünecek kadar dar bir bakış açısından görebiliyorlar.. Diğer ateistler arsında Kürtçüler de olabiliyor, Naziler ve faşistler de.. Sosyal demokrasiye inananları ben normalden sapmışlar olarak kabul etmiyorum. Ancak ortanın epeyi sağında veya solunda olanların sapkın olduklarını düşünüyorum..

Sapkın bir idealle birleşen ateizm bence yozlaşmış bir eğilimdir. Bu tür ateist dünyayı kendi gözünden göremez.. Günlük olayları inandığı, din dışı bir dizi inançlar silsilesine dayanarak görür ve yorumlar. Bu görüş açısının dine ve bir Tanrı’ya inananların bakış açısından daha sağlıklı olduğunu sanmıyorum....

Ben ateizmi yalın haliyle seviyor ve kucaklıyorum.. Dogmatik bir inançla birlikte olan ateizmi reddediyorum..

Selamlar

HACI

June 29, 2007

EVRİMSEL TIP-6

Evet.. Ne diyorduk.. Evrimsel tıbba göre hastalıkların tanımı farklıdır diyorduk.. Değil mi? Şimdi bu ilkelere sadık kalarak hastalığı tanımlayalım...

Daha önce hastalığı şöyle tanımlamıştık:

Hastalık genel olarak canlı bir yaratığın yeterince açık işaret ve belirti verecek kadar normal fizyolojik durumundan uzaklaşması olarak kabul edilir.....

Evrimsel tıp görüş açısından hastalıkları şu şekilde tanımlayabiliriz:

Hastalıklar, temel olarak, doğanın canlılar üzerindeki baskısı sonucu ortaya çıkan adaptasyon (uyum) bozukluklarıdır. İç ve dış çevreye uyumda güçlük çeken canlı (insan) için hasta sıfatı kullanılır. Bu uyumsuzlukta suçu (nedeni), örneğin, bakterilerde aramak, klasik tıbbın hatalarından biridir. Kusur ne bakterilerdedir, ne de insanda. Bakteri yaşamını sürdürmeye, insan ise onu durdurmaya çalışacaktır. Bu arada bir denge oluşacaktır. Bu dengeyi insan lehine çevirmek için bakteri yaşamı ve bakteri-insan ilişkileri çok iyi bilinmelidir. Güçlü antibiyotikler yerinde kullanılmalıdır. Bütün tedbirlere rağmen enfeksiyonlar insan canı alacaktır. Her gün onbinlerce insan enfeksiyonlardan ölmektedir. Sıtma ve diğer parazitik hastalıklar dünyada her yıl sayısız milyonları yok etmektedir. Çoğu kere bunun nedeni bu parazitler ve diğer mikroplar için ilaç üretme çabalarındaki sapkınlardır. Tıp her hastalık için bir ilaç, her mikrop için bir antibiyotik üretme çabasına son vermeli ve büyük manzara ile uyumlu tedavi yöntemlerine yönelmelidir. Bu da ancak evrimsel tıbba gereken önemi vermekle başarılır..

June 28, 2007

EVRİMSEL TIP-5

İnsan hastalıklarını evrimsel bakış açısından değerlendirmenin önemi tartışma götürmez. Yukarda değindiğimiz hastalık tanımına dönelim....

Hastalık, genel olarak, canlı bir yaratığın yeterince açık işaret ve belirti verecek kadar normal fizyolojik durumundan uzaklaşması olarak kabul edilebilir.....

Bu yüzeyel bir tanımlamadır. Bu tanımlama doğal yasalar karşısında hastalığın ne olduğuna değinmemektedir. Hastalığı bencil bir perspektiften, canlının (hastanın) bireysel görüş açısından, değerlendirmektedir. Bu tanımlamaya göre insan için zararlı herşey hastalık olabilir. Bu durumda “hastalık zararlı ve kaçınılması gereken bir durumdur. Olmasa da olur” diyebilir miyiz?

Dememeliyiz.. Çünkü hiç bir şey bu çıkarsamadan daha uzak olamaz. Hastalık zararlı da olabilir, yararlı da... Bazı hastalıklar, hatta hastalıkların çoğu bireyler için zararlıdır belki ama, tür için kesin olarak yararlıdır.
Kaçınılması ise olanaksızdır.
Olmasa olmaz. Hastalık olacaktır. Olmaya mecburdur.

Canlılar var oldukca hastalıklar da var olacaklardır. Çünkü hastalıklar, doğanın canlılara empoze ettiği baskılardır. Onlar karşısında canlı bir adaptasyon yapacak ve doğa sağlam ve güçlü olanı seçecektir.
Bu bir doğa yasasıdır.

Günümüzde pratik edilen tıp elbette bu yasayı dikkate almaz. Bu yasaya önem vermeden hasta tedavi eden tıp uzun vadede insanlığa zararlı olabilir. Evrimsel biyolojik ilkeleri dikkate alarak hasta tedavi etmek hastaları ölüme terketmek değildir. Aşağıda ne demek istediğimi açıklamaya çalışacağım.

Tıpda antibiyotiklerin en yaygın kullanılma alanı soğuk algınlıklardır. Viruslara bağlı olarak ortaya çıkan bu hastalıklarda antibiyotikler yararsızdır. İkincil olarak ortaya çıkması muhtemel hayali enfeksiyonları önlemek için kullanılmaları, ilkel bir nedendir. Kabul edilemez. Evrimsel tıp antibiyotiklerin rastgele kullanılmasına karşıdır. Antibiyotik kullanma son derece yakından denetlenmeli ve antibiyotikler yalnız özel reçetelerle ve ancak yararlı oldukları kanıtlandıktan sonra, kullanılmalıdır.

Dezenfekte eden ve böcek ve haşereleri öldürmeyi amaçlayan ilaç ve kimyasal maddeler de dikkatli kullanılmalıdır. DDT’nin verdiği zararları unutmamak gerekir. Her fırsatta biyolojik dengeyi sağlayan doğal yöntemler yeğlenmelidir. Zararlı haşereler doğal düşmanlarına yok ettirilmeye çalışılmalıdır.

Hastalıkların gerçek doğası evrimsel biyoloji dikkate alınarak saptanmalı ve tedavi onlara hitabetmelidir. Bunun için daha çok erkendir. İnsan genomu ortaya konmuş ve gen sayısı saptanmıştır ama henüz bu yaklaşık 30 bin genin çok azının ürünü bilinmektedir. Daha da kötüsü bu genlerin birbirleri ile olan ilişkileri hakkında bilinenler çok azdır. Daha en azından 100 yıl, belki daha da uzun yıllar araştırmak gerekecektir. Genlerle ilgili sırlara kısa bir zaman dilimi içinde vakıf olmak mümkün değildir. Her şeyin bir zamanı vardır. İnsan genomu projesine devam edilmeli ve bu konu asla ihmal edilmemelidir. İnsan genom projesinin bir başka yararı da insanın diğer hayvanlar arasındaki yeri ve önemini çok daha anlamlı bir şekilde ortaya koyacak olmasıdır.

Tıbbın aynı zamanda sosyal bir bilim dalı olduğu her seferinde hatırlanmalı ve asla unutulmamalıdır. Hastayı doktora götüren nedenlerin çoğu fiziksel değil, psikolojik bozukluklardır. Hastalıkların birçoğunu ilaçsız tedavi etmek mümkündür.

Hastalıkların tedavisine verilen önem kadar, önlemlerine de önem vermek gerekmekedir. Bu da evrimsel ilkeleri iyi bilmeyi gerektirir. Size daha önce “pleiotropi” denen bir genetik ilkeden bahsetmiştim. Bu ilkeye göre ileri yaşlarda ortaya çıkan hastalıkların nedeninin, gençlik döneminde yararlı olan genler ve onların ürünleri olduğuna değinmiştim. Bu gerçeği dikkate alarak, insanlar için yeni ve değişik bir yaşam tarzı tasarımlanabilir. İleri yaşlarda görülen hipertansiyon, diyabet, kalp ve damar hastalıkları, hemiplejiler ve çeşitli sinir sistemi bozuklukları, hatta multiple sklerozis ve Alzheimer demansı gibi etiyolojileri bilinmeyen hastalıklar ve immünite bozukluklarına bağlı olarak ortaya çıkan bazı hastalıklar, gençlik yıllarında alınan tedbirlerle önlenebilir. Şu anda bu konuda hemen hiç bir şey bilinmemektedir. Ya da bilinenler çok azdır. İlerde bu konuda yeterince bilgi birikimi olacaktır. Bu da evrimsel tıbba verilecek önemle hızlandırılabilir.

Devam edecek....

June 27, 2007

EVRİMSEL TIP-4

İnsanın halife olmadığı gerçeğini kabul etmek tıp açısından da önemlidir. İnsanın doğal yasalara uyması zorunluğu tıbbın insan sağlığına daha değişik ve gerçekçi bir anlayışla yaklaşmasını gerektirir. Bu da insanlık için çok daha yararlıdır. Insanı yücelten hümanistik eğilim bir fantazidir. Gerçek dünyada fantazilerden yararlanılamaz. Yalnız hümanistik değerlere önem veren ve büyük manzaradan uzaklaşan tıp, insanlığa yeterince yararlı olamayabilir.

Bunun en veciz örneği olarak, rastgele kullanılan antibiyotiklerin bakterilerde antibiyotik direncinin giderek artmasını ve birçok mikrobun artık onlardan etkilenmemesini gösterebiliriz. Daha da kötüsü bu sorumsuz pratik, bazı yararlı bakterilerin neslinin tükenmesi gibi bir sona da neden olabilir.

Ayrıca doğayı çeşitli şekillerde manüple ederek dengesini bozmanın öldürücü virus pandemilerine neden olması mümkündür. İnsalık bu örneklerden birçoğunu deneyimlemiştir. Yeni ve muhtemelen çok daha tehlikeli ve öldürücü pandemiler sıralarını beklemektedirler.

Devam edecek

EVRİMSEL TIP-3

Görüldüğü üzere yalnız tıp değildir insana ve insanlığa hizmet etmekle yükümlü olan bilim dalı. Bütün bilim dallarının temel amacı insanlığa hizmettir. Bilimde başka espri, neden, amaç yoktur. Önemli olan insan olarak, insan gibi yaşamaktır. Bilim insanı insanca yaşatmak için vardır. Yoksa doğayı öğrenmenin, doğal yasaları bulup çıkarmanın ne gibi bir anlamı ve yararı olabilir? Bulunan yasaların insan yaşamına uygulanmaması ve insanların onlardan yararlanmaması durumunda “bilim bilim içindir” diktumu geçerli olacaktır. Bu diktum yanlıştır.

Hastalığa dönelim. Tıp açısından hastalığı tanımladık. Peki evrimsel tıp açısından bu tanımlama yeterli midir?

Tıbbın her bilim dalından yararlandığına değindik. Evrimsel biyolojiden de yararlanır mı tıp? Yararlanmalı mıdır?

Tıp temel olarak biyolojinin insan denen hayvana uygulanan şeklinden çok daha fazla bir bilim dalıdır. Bünyesinde sosyal bilimleri de barındırır. İnsan, sosyal tarafı ağır basan “sosyal bir hayvandır”. Bireylere önem vermesinin nedeni de budur. Evrimsel biyolojiden etkilenmeyen tıp, büyük manzaradan uzak bir diğer hümanistik eğilimden başka bir disiplin olamaz. Insanı diğer canlılardan ve doğadan soyutlayan hümanizm bence, günümüzde kabul edilmemesi gereken bir yaklaşımdır.

Klasik tıp insanı bu doktrine sadık kalarak üstün bir yaratık olarak kabul eder ve bu haliyle İslam’dan ve diğer dinlerden farksızdır. Tıbba göre de insan halifedir. Evrimsel biyolojiyi biraz bilen biri için bu diktum gerçeklerden daha uzak olamaz. İnsan, insan için önemlidir. Dolayısıyla tıp için de önemlidir ama, bu önemin bazı ölçüler içinde kalması daha da önemlidir. Böyle bir ölçünün olmaması, reddedilmesi veya anlaşılmaması, sonunda insana ve onunla birlikte doğaya büyük zararlara neden olacaktır.

Dolayısıyla insan, hümanistik bir görüş açısından bakılarak değil, büyük manzaraya önem veren evrimsel bir görüş açısından bakılarak değerlendirilmelidir. Hümanizm, insanlık perspektifinden, antroposentrik bir eğilimdir ve hem doğa, hem de insanlık için kesin olarak zararlıdır.

İnsanın değeri kendinden menkul olmamaldır. İnsan gerçek değerini kendinde değil, doğada aramalıdır. İnsanın arayıp da her seferinde kendinde bulduğu üstün değerler, ona doğa tarafından verilmemiştir. İnsan doğa açısından zayıf ve nahif bir hayvandır. İnsan doğanın tasarımladığı ve her canlı ve cansız varlığın uymak zorunda olduğu yasalara uymakla yükümlüdür. İnsan halife değildir.

Devam edecek...

June 21, 2007

EVRİMSEL TIP-2

HASTALIK NEDİR?

Hastalık nasıl tanımlanır? Bunun için önce Encyclopedia Britannica’ya bakalım.....

Disease commonly is considered to be a departure from the normal physiological state of a living organism suffucient to produce overt signs, or symptoms.

Hastalık genel olarak canlı bir yaratığın yeterince açık işaret ve belirti verecek kadar normal fizyolojik durumundan uzaklaşması olarak kabul edilir.....


Hastalık nedeni canlının kendinde olabilir. Çoğu kere bu hastalıkların nedeni bilinmez ve idiopatik, primer gibi terimlerle tanımlanırlar.

Hastalık nedeni dış etkenlere bağlı olabilir.

Üçüncü ve günümüzde giderek önem kazanan hastalık nedenini iatrogenic (iyatrojenik) dediğimiz ilaç ve diğer tedavilere bağlı olarak ortaya çıkan hastalıklar oluşturur.


Tıp hastalıkları hastaların bakış açısına göre tanımlar, yorumlar ve diğer bilimlerden farklı olarak ,hastalığa değil, hastaya önem verir. Tıbba göre hastalık yoktur, hasta vardır. İnsana verilen önemi simgeleyen bu tümcenin başlangıcı Hipokrat’a kadar gider. İnsana verilen önemi daha dramatik olarak belirtmeye olanak yoktur. Doktor insana hizmet eder. Tıp ise insanlığa....


Tıpda önemli bir diktum daha vardır.

“Primum nil nocere........”
Önce zarar verme....


Bu tümce de insana verilen değeri simgeleyen önemli bir doktrindir. Açıkca tıp, insanın insana ve insanlığa hizmetinden başka bir şey değildir.


Temelinde insana yardım etmek olan tıbbın bir bilim dalı olduğu kesindir ama, tıp fizik veya kimya gibi nisbeten homojen ve dar bir bilim dalı değildir. Diğer bütün bilimlerin bir araya gelmesinden oluşmuş, son derece geniş ve karmaşık bir bilim dalıdır.


İstisnasız her bilim dalı, tıbba hizmet eder. Çünkü her bilimin amacı insanlığa olumlu katkılarda bulunmaktır. Bilim bilim için değildir. İnsanlık içindir. İnsanlığı ilerletmek içindir. Öğrenmek ve öğrenilenlerin insanın rahat, mutlu, sağlıklı ve uzun yaşaması için kullanılması demektir.

June 20, 2007

EVRİMSEL TIP

Evrimsel tıp insan sağlığına başka bir boyuttan bakan bir bilim dalıdır. Bu boyut evrimdir.

Evrimsel açıdan bakınca insan sağlığının, insan hastalıklarının karşıtı olmadığı gerçeği ile karşılaşılmaktadır. Yani sağlıklı insan hasta olmayan insan demek değildir. Bu ilginç durumu anlamak kolay olmayabilir. Ama anlaşılmasında yarar vardır. Evrimsel bakış açısına göre hastalığın ne olduğuna ilerde ayrıntılı bir şekilde değineceğim. Şimdilik hastalıkların ve sağlığın kısa tanımlarını yapmakla yetiniyorum.

Sağlık fizyolojik bir kavram olup, mevcut organ sistemlerinin optimum düzeyde görev yapması demektir. Hastalıklar ise doğanın canlılar üzerinde olan baskısına bağlı olarak ortaya çıkan adaptasyon bozukluklarıdır.

Bireyler organ sistemlerinin optimum düzeyde olmasına rağmen hasta olabilirler ve hasta olmalarına rağmen fizyolojik olarak sağlıklı kabul edilebilirler. Yaşam bir uzlaşmadır. Buna sağlık ve hastalık kavramları da dahildir. Evrimsel açıdan yaşam ayrıca diyalektik bir fenomendir. Bu konuyu daha önce kendi başlığı altında incelemiştim.

Bazı hastalıkların nedenlerinin evrimsel biyolojik ilkelerde saklı olabileceği, son birkaç yıl öncesine kadar, kimsenin ne ilgisini ne de dikkatini çekmiştir. Hastalıkların nedenlerini, onları evrimsel bakış açısından incelemeden her zaman kesin olarak anlamak ve dolayısıyla tedavilerinde yeterince başarılı olmak mümkün olmayabilir. Tıp hala emprik yöntemlerin yardımı ile ilerlemektedir. Başarılı tedavilerin bir çoğunda bile neden başarılı olunduğu tam olarak anlaşılamamaktadır. Çünkü evrimsel etkenler dikkate alınmamaktadır.

Daha da ötesi, insanın diğer hayvanlarla birlikte doğal koşullara uymakla yükümlü, sürekli evrime uğrayan bir yaratık olduğu gerçeğini tıp yeterince dikkate almamaktadır. Şu anda pratik edilen tıp, evrimsel biyolojiye karşı kayıtsız bir tutum sergilemektedir. İnsan hastalıklarının moleküler mekanizmaları açıklanmaya çalışılırken, büyük manzaradan uzaklaşılmakta ve ayrıntılarda kaybolup gidilmektedir.

Tıbbın bu eksikliğini evrimsel tıp kompanze edeceğe benzemektedir. Hastalıkların tedavisinde başarılı olmak, bazılarını önlemek veya daha başlangıç dönemlerinde iken tanımak, yeni ve evrimle bağdaşan tedavi yöntemleri tasarımlamak, hastalıkların tuttuğu sistemlerle ilgili çeşitli evrimsel gelişmeleri bilmekle kolaylaşacaktır.

April 01, 2007

SEVGİNİN DARASI....

SEVGİNİN DARASI...

Sana seni sevdiğimi söylememiştim..

Fırsat mı olmamıştı, yoksa gerek mi duymamıştım?
Hatırlamıyorum!..
Nasıl olsa biliyorsun diye düşünmüş olmalıyım.

O kadar belli idi ki sevgim..
Onu belirtmek aşkımı abartmak olacaktı.
Abartmayı sevmezdin...

Ne sen sordun, ne de ben söyledim.
Senin de beni sevdiğini tahmin ediyordum.
Ama emin değildim..

Bütün sorun bu değil miydi zaten!
Sevmek ve sevildiğinden emin olmamak.
Yine de ben bunu kendime dert edinmek istemedim.

Beni sevmen o kadar önemli değildi.
Çünkü ben seni ikimize de yetecek kadar seviyordum.
Sevgi dengemizin bozuk olabileceğini hiç düşünmemiştim....

Kefelerin birinde benim sevgim vardı.
İkimiz için...

Diğeri boştu.
Benim kefe ağır basıyordu.

Terazinin varlık nedenine aykırı idi bu.
Kefelerde sevginin karşılıklı olması gerekmezmiydi?

Senin sevginin darasını almamıştım.
Sevgimizi dengelememiş ve
Benimkini seninkine karşı ölçmemiştim.

Bu hatamı birgün karşı kefenin darası artınca anladım.
Yeni bir sevgi gelmişti oraya seninkiyle birlikte.
Ama benimkine karşılık değildi o sevgi...

Denge bozulmuş ve bu keresinde,
Senin kefe ağır basmaya başlamıştı.
Aramızda darası ağır üçüncü bir sevgi vardı.

Sana seni sevdiğimi söylemek istedim.
Ağırlığı benim kefe lehine değiştirmeyi umuyordum.
Ama çok geçti..

Benden duymak istediğin bir çift sözü,
Başkasından duymuştun....
Denge bozulmuştu ve
Sevgimiz, darasını yitirmişti...

HACI

December 04, 2006

WE TRAVEL BETWEEN THE ETERNITIES......


Zaman gezmeniyizdir biz...
Yalnız yıldız tozu değiliz!
Canlıyız da……

Sonsuz geçmişle, sonsuz gelecek arasında,
Seyahat ederiz.

Aradaki kısa süreyizdir, belki ama,
Sonsuzu ikiye bölmeye yeteriz….

We travel between the eternities......

Bir sonsuzdan gelir, diğerine,
Seyahat ederiz..
Zaman gezmeniyizdir, biz…..

Doğarız, ölürüz..
Ölürüz, doğarız...

Ve her seferinde sonsuzu,
Ortasından,
İkiye böleriz……..

We travel between the eternities.....

HACI

November 11, 2006

EVREN BİLGİ ÜZERİNE KURULMUŞ OLMASI NE DEMEKTİR?

Müthiş Bir Evrende Yaşıyoruz!
Evrenin en bol metası bilgidir. Hemen her şey ya bilgi üretir, ya da bilgi olarak birikir. Evrenin temeli bilgidir. Peki:

Evrenin temelinin bilgi olması ne demektir?

Bu soru tek bir cümle ile yanıtlanabilir.

Evrenin bilgi üzerine kurulması demek, doğal süreçlerin bilgi üretmesi demektir.

Doğal süreçler sırasında bilgi açığa çıkar ve bu bilgi birikir. Bilgi doğal süreçleri yönlendirmez. Doğal süreçlerin icrası sırasında bilgi bir artık olarak geride kalır ve artefakt da denebilen bu artık zamanla birikir. Bilgiden yararlanmak insanlara özgü bir niteliktir. Doğa bilgiyi kullanamaz ve sürekli olara birikmekte olan bilgiden yararlanamaz. Çünkü doğa akıllı değildir. Bu bilgi yalnız canlılar için önemlidir. Ondan yararlanmak sofistikasyon gerektirir. Doğayla karşılaştırılınca her canlı az çok sofistikedir. Kendisine sunulan seçeneklerden uygun olanlarını seçer ve onların yardımı ile yaşamına bir yön verir. Hemen her canlı biriken bu bilgilerin kendi yaşamını ilgilendiren kısmından yararlanır. Bakteriler, hatta viruslar için bile bilginin önemi vardır. Zaten virusları bilinen en küçük biyolojik bilgi birimleri olarak bile tanımlayabiliriz. Aslında viruslardan bile daha küçük biyolojik bilgi birimleri vardır. Proteinlerden oluşan bu bilgi birimleri prion olarak bilinirler. Biriken bilgilerden yararlanarak onları kendi yetenekleri muvacehesinde kullanan canlılar, doğaya adapte olmuş olurlar. Buna biz doğal seçilim diyoruz. Canlı varlıklarla cansız varlıklar arasındaki en büyük fark budur.

Doğa için bilginin bir tür artık veya artefakt olduğuna değinmiştik. Bunu biraz açalım. Big Bang’i ele alalım... Big Bang kuramının nasıl geliştiğini inceleyelim. Einstein’ın 1915 yılında genel görelilik kuramını yakından inceleyen Rus bilim adamı Aleksandr Friedmann, 1920’li yılların başında, matematiksel olarak sayılarla belirtilen bu kuramın, evrenin genişlemesini gerektiren bilgilerle donandığını iddia etmiştir. Bu iddiadan ilk rahatsız olan Einstein’ın kendisi olmuş ve evrenin genişlemediğini göstermek için kuramına genişlemeyi durduran bir sabit eklemiştir. Hubble evrenin genişlediğini bulduğu zaman Einstein hatasını anlamış ve onun yaşamının en büyük gafı olduğunu söylemiştir.

Evrenin genişlemesi kuramı biriken bir bilginin ürünüdür. Geriye dönük olan bu bilgi giderek birikmektedir. Bir filmin geriye doğru çevrilmesi gibi, bilim adamları genişleyen evren senaryosunu geriye doğru oynatmışlar ve evrendeki bütün maddenin bir zamanlar tek bir noktada birikmiş olması gerektiği sonucuna varmışlardır. Bu durumda evrenin bu maddenin patlaması ile ortaya çıktığı görüşü mantıklı bir çıkarsamadır. Buna büyük patlama anlamına gelen Big Bang denmiştir. Daha sonra bu patlamanın, diğer patlamalar gibi, kaotik olmadığını gösteren gözlemler yapılmış ve biriken bilgilerden yararlanılarak, genişleme kuramı geliştirilmiştir. Bu patlama ve genişlemeden arta kalan zemin radyasyonu önce saptanmış sonra ölçülerek patlamanın doğası hakkında ayrıntılı bilgiler elde edilmiştir. Bütün bu bilgiler Big Bang kuramını desteklemektedir. Bundan 13,7 milyar yıl önce vuku bulmuş müthiş bir fenomen, doğanın bilgi birikimi ilkesi yüzünden kaybolmamış ve bize kendisi hakkında bazı önemli ip uçları vermiştir. Buna benzer daha sayısız bilgi birikimi ve ip uçları vardır. Üstün insan entellektüalitesi o bilgilerden yararlanarak, doğanın gizemini çözmeye çalışmaktadır.

Doğada bazı ilginç yasalar vardır. Bunların en ilginci Heisenberg’in belirsizlik ilkesidir. Her ne kadar bu yasa elektronların hızı ve konumunun belirsizliğini belirtmek için ortaya atılmış ise de, başka doğal süreçler, hatta evrenin ortaya çıkış nedeni için de geçerlidir. Şimdilik onların ayrıntılarına girmek istemiyorum. Şu kadarını belirtmekle yetineyim ki bu ilke, biriken ve ilerde her hangi bir şekilde kazanılacak bilgiye bir sınır getirmektedir. Geçmişte vuku bulan her şeyi bilmek mümkün olmadığı gibi, gelecekte vuku bulacak olanları da bilmek tümüyle olanaksızdır. Bu yasa bize yalnız geçmişin az çok bilineceğini ama, geleceğin asla bilinemeyeceğini söylemektedir.

Bilgi birikimi, zaman gibi bir doğa yasasıdır. Zamanla yakından ilgilidir. Ama yalnız geçmiş zamanla ilgilidir. Zamanı yakından incelersek, ilginç bir niteliği olduğunu görürüz. Zaman geçmektedir. Bu geçmenin hızını saptamaya olanak yoktur belki ama, ışık hızı ile bir tür ilişkisi olabilir. Zaman ayrıca görelidir. Sabit olan yalnız ışık hızıdır. Einstein’a göre uzay, zaman ve ışık hızı birlikte hareket ederler. Işık hızına yakın hızlarla hareket etmekte olan bir uzay gemisinde zaman yavaşlar... Çünkü uzay genişler. Bir insanın aklının ürünü olan bu kavramlar, insanların çoğunun mantığı ile bağdaşmamaktadır. Zaman aslında geçmişten geleceğe doğru hareket eden bir kavramdır. Şimdiki zaman yoktur. Olamaz. Çünkü geçmişten şimdiye uzanan zaman, anında geçmiş zaman olmaktadır. Gelecek zaman ise kuramsal bir zamandır. Çünkü geleceği belli değildir. Dolayısıyla biz yalnız geçmiş zamandan bahsedebiliriz. Bilgi birikimi için de yalnız geçmiş zaman ölçü olarak alınır. Bilgi gelecekte değil, geçmişte aranmalıdır. Çünkü bilgi yalnız geçmişte birikir.

Bu gözlemler evreni yaratan bilinçli ve herşeyi bilen bir Tanrı’nın varlığı ile bağdaşmamaktadır. Çünkü bilgi evrenin kullandığı bir araç olmayıp, geride bıraktığı bir artefaktır. Evren bilgiye dayanarak hareket etmemektedir. Evrenin hareketleri bilgi üretmektedir. Hepsi o kadar... Biriken bu bilgiyi kullanan bir entellektüalitenin ortaya çıkması evrenin tasarımı değildir. Bir tesadüftür. Geleceği bilmeyen bir yaratıcı tasarımlayamaz. Yalnız geçmişte biriken bilgileri değerlendiremede başarılı olan insan entellektüalitesi evren için bir afterthought dur..

Selamlar

HACI

August 16, 2006

BİLİME NELER OLUYOR?

İnsan aklının imajinasyonunun sonu, sınırı yoktur. İnsan aklı yerinde duramaz. Böbrekler nasıl aralıksız idrar üretmekle yükümlü, kalp nasıl her an çarpmak zorunda ise, organların durmaları veya kısa bir süre için bile olsa, görev yapmaya ara vermeleri nasıl onların ölmeleri ile özdeşse, beynin de aynı ilkeleri izlemek zorunda olduğunu biliyoruz. Beyin uykuda bile düşün üretmekten kendini alıkoyamaz. Tabii uykudaki fantastik düşüncelere imajinasyon ve mantıklı düşün demiyoruz. Rüya diyoruz. Karşılaştığı doğal olgu ve ilginç fenomenlerin doğasını çözemeyen insan, imajinasyonuna baş vurur ve onları kurduğu görkemli fantazilerin aracılığı ile açıklamaya çalışır. Antik mitlerin, Tanrı, din ve geleneklerin doğuş nedeni budur. İnsan doğal olguları olmaları gerektiği veya oldukları gibi değil, kendi anlayacağı şekilde açıklamaya çalışır. Bu ilginç durum insan aklı ile doğal süreçler arasındaki çelişki ve uyuşmazlıklardan sorumludur.

Doğal fenomenlerin çoğu ne insan akıl ve mantığı ile, ne de, ilginç olarak, onun müthiş imajinasyonu ile, bağdaşır... Doğal olguların kendilerine göre işleyiş mekanizmaları vardır. Bu mekanizmaların çoğu insan beyninin bile imgeleyemeyeceği kadar fantastik süreçlerdir. Onları kuramsal olarak imgelemeye ve çözmeye elbette olanak yoktur. Deneysel olarak kanıtlanamayan bu doğal olguların gizemini çözmek olanaksız denecek kadar zordur. Ama yine de insan aklı durmaz.. Düşün üretir..... Doğal olgulardaki mekanizmaların gizemini çözmeye çalışır. Üretilen düşünlerin çoğu kurgusal imajinasyonlar ve fantazilerdir. Hayallerinin peşinde koşan insan yaşamını, eninde sonunda gerçekleştirdiği rüyaları ile zenginleştirir.

Bilimin kökeninde, doğanın doğasını öğrenme merakı ile birlikte, insanın imajinasyonu ve onları gerçekleştirme tutkusu vardır. İnsanın hayal gücü geniş olmasaydı, bilim bu kadar hızlı bir tempo ile gelişemezdi. Bilim insanlar, özellikle erkekler için, ciddi bir meşgale ve yararlı bir çaba olmaktan öte, uğraşısı zevkli ve neşeli bir oyundur. Öyle olmasaydı Einstein görelilik kuramını ortaya atamaz, Planck quantum mekaniğini başlatamaz, Heisenberg belirsizlik kuramını bulamaz, Pauli dışlayacak bir şeyle karşılaşamazdı. İnsanlar ne uçabilirlerdi, ne de okyanusların derinliklerinde korkusuz gezinebilirlerdi.

İnsan, ayrıca, sonu ve sınırı olmayan imajinasyonunu matematikle silahlandırmış ve onu sezgilerinin görkemli bir yapıtı olarak kullanarak doğanın gizemini çözmeye başlamıştır. Matematik insan imajinasyonuna paralel bir gelişme kaydetmiş ve yalnız doğanın gizemini çözmede değil, aynı zamanda insanın fantazilerine ışık tutmada da yararlı bir bilim dalı haline gelmiştir.

Bu durum gerçekler ve fantaziler arasındaki sınırın giderek daralması ve muğlaklaşmasından sorumludur. Bilim-kurgu bilim arasındaki geçişi simgeleyen bu ilginç alan bir yandan daralırken, öte yandan bilime yön vermeye başlamıştır. İnsanlar her alanda fantazilerini gerçekleştirmede oldukca başarılı olmuşlardır. Bilimin sonu olmadığı ve hemen her rüyanın yaşanabileceği inancı insan düşüncesine hakim olmaya başlamıştır. Bu inanç bilim adamlarına doğaları iyi anlaşılmayan ve bilinmeyen fenomenleri kendi fantazileri ile açıklama cesareti vermiş, bazıları daha da ileri giderek bu fantazilerin pratik sonuçları üzerinde kuramsal projeler tasarımlamaya başlamışlardır.

Bilime bir şeylerin olduğu kesindir. Ama ne olduğu yeterince açık değildir. Geçmişte bilim kurgusal yaklaşımlardan yararlanmış ve onların sayesinde teknoloji müthiş bir ilerleme kaydetmiştir. Çocukluk fantazilerinin peşinde koşan bilim adamları, yüzyıl önce hayal bile edilmesi olanaksız araç, gereç ve aletler tasarımlamışlar, buluşlar yapmışlardır. Artık aya ve diğer gezegenlere gitmek, ya da oralara uzaktan kumandalı araçlar göndermek, bir sorun değildir. Teknoloji insan yaşamını derin bir şekilde etkilemeye başlamış ve geleceği dikte ettirecek olan bir güç haline gelmiştir.

Bu bağlamda insanların ihmal ettiği ilginç bir gerçek vardır. O da doğanın yaratıcılığının insanın, ne kadar fantastik olurlarsa olsunlar, bütün imajinasyonlarından çok daha geniş ve cüretli olduğudur. Aslında insanın zengin imajinasyonu kaynağını, doğanın sergilediği çözümü olanaksız gösterilere ayak uydurma çabasından almaktadır. Yine de bu konuda doğa ile yarışmak ve ona faik olmak olanaksızdır. Onlardan bazılarını öğrenmek ve öğrenilenlerin küçük bir kısmını taklit etmek bile insan yaşamını zenginleştirmeye yetmiştir.

21’nci yüzyılda ve ötesinde insan imajinasyonu, bilim ve teknolojiye giderek artan bir oranla yön vermeye devam edecektir. Bilim ve teknoloji bu yüzyıllarda bir öncekinden çok daha hızlı bir tempo ile ilerleyecek ve hem insan yaşamı, hem de onun sınırsız imajinasyonu ile daha sıkı bir şekilde entegre olacaktır. İnsanda zaman, mekan, uzay, evren, madde, enerji kavramları fantastik boyutlar ve nitelikler kazanacak, fizik şimdiki bilimsellik sınırını aşarak metafizik bir rüya aleminin sınırlarını zorlamaya başlayacaktır.

Bu süreç çoktan başlamıştır.


HACI

July 28, 2006

VAROLUŞÇULARA GÖRE TANRI

TANRI KAVRAMI ANA TEMASI ÜZERİNE KURULAN VARYASYONLAR veya TANRI’NIN VARLIĞI ÜZERİNE YAPILAN VAROLUŞÇU POLEMİKLER

Varız!

İnsan olarak, canlı olarak, Dünya olarak, Güneş sistemi olarak, Samanyolu galaksisi olarak, Evren olarak……..

Yoktan yaratıldık.

Bugün evrende varlığını gözlemlediğimiz herşey, Big Bang öncesinde yoktu. Vücudumuzu oluşturan atomların bir kısmı Big Bang sırasında, diğerleri ise, yıldızların merkezindeki sıcak fırınlarda sentez edildi ve Süpernovalarla evrene saçıldı. Bu arada ağır elementler oluştu. Bazı atomlar ve organik maddeler Dünyada buluştu ve ilk canlı hücre oluştu.


Yalnız birkac tür elementten oluşan ilk canlı hücre, dört buçuk milyar yıl süren bir evrim sonunda, insan oldu, iki ayağı üzerine dikilerek başını gökyüzüne kaldırdı ve orada kendisini yaratan yüce varlığı aradı. Gördüğü muhteşem manzara karşısında hayranlığını gizleyemiyordu. İnsan sonunda aradığı Tanrı’sına kavuşmuştu. Evren, insanların gözü aracılığı ile kendisine baktığını bilmiyordu. Gördüklerini Tanrı ilan etti……..


Evren, yarattığı insanda bilince kavuşmuş, var olduğunu öğrenmişti. Hem vardı, hem de güzel ve güçlü idi. Kendisine hayran kaldı. Gözlerini kendinden ayıramıyordu. İnsan olarak yarattığı kulu kendisine hürmet etmeliydi. Ondan yararlanıp, kendisi hakkında bilgi sahibi olmalı, kendisini yakından tanımalıydı. Kimdi, neydi, öğrenmeliydi. Bütün evreni yaratan kendisi değil miydi?


Ne kadar da görkemli bir yaratıcı idi! Ne kadar muhteşem! İnsan gözü ile baktığı ve varlığını gözlemlediği kendisi mi idi, yoksa yarattıkları mı?


Gördükleri kendi eseri miydi, yoksa kendisi mi?


Bilmiyordu!


Emin değildi!

Bilmesi mümkün müydü? Belki değildi!


İnsanı yaratmadan önce de vardı ama, varlığının farkında değildi. Ancak insan aklında bilince kavuşmuştu. Kendisine onun aracılığı ile bakıyor ve hayranlık duymaktan kendini alamıyordu. Bütün evren kendisi olsa idi bile, sorun yoktu.


Ama bu evren ya kendisi değil de, yarattıkları ise?


Kendisi nerde idi? Ne idi? Evreni yoktan nasıl var etmişti?


Bu soruların yanıtını bilmiyordu ama, öğrenmeliydi.


Kutsal kitaplarda yazılanlar bilimsel gözlemlerle bağdaşmıyordu. Onlar belki de insanların imajinasyonlarının ürünü idi. Dünyayı altı günde, insanları ise çamurdan yarattığını hatırlamıyordu.


Var mıydı?


İnsan gözü ile görülenler, insan aklı ile ulaşılmaya çalışılanlar kendisi mi idi?
Yoksa bütün bunlar insan aklının hayal ürünü mü?
Yok muydu yoksa?
Çok üzülürdü, yok idi ise!


Bu muhteşem evreni yaratmış olmayı çok isterdi.
Bu muhteşem evrenin kendisi olmak da fena bir şey değildi ya!
Kendisini düşünen ve yoktan var olduğunu bilen insanlar haklı olmalıydı.
Peki öyleyse, kendisini nasıl yaratmıştı?

Evreni ben yarattı isem, hala bana ait mi, diye düşündü!
Benim tarafımdan yaratıldıktan sonra, belki de benim otoritemin dışına çıkmıştır, artık bana ait değildir, diye hayıflandı…

Üzüldü!

Evren bazı ilginç yasaları izlemek üzere yaratılmıştı. Bu yasalardan biri belirsizlik kuralı idi. Hiçbir şey kesin değildi. Belki de kendi varlığı bile!


Evreni kendisi yarattı ise, neden böyle bir kural seçmişti acaba?
Bu durumda evreni kendi denetimi altında tutamazdı. Evren belki de yaratılış amacının dışına çıkmıştı.


Öyle ise evreni O yaratmamıştı!
Ne kötü, dedi…. Ne kötü!


Peki O da evrenle birlikte yaratılmış olabilir miydi?
Evrenin dışında var olabilir miydi?
Belki de yoktu!
İnsan aklında yaşıyordu……..


Kendi kendini yaratmış olabilir miydi?

Eğer kendini yarattı ise, kendi dışında var olmalıydı.
Bu durumda kendi varlığına kendisinin gereksinim duymuş olması gerekmez miydi?


Yani kendisi olmadan kendini yaratamazdı!
Demek ki kendisi, kendi varlığından dolayı vardı!
Tanrı’nın böyle bir koşula bağlı olması da ne demekti?
Tanrı hiç bazı koşullara bağlı olur muydu?


Öyleyse O yoktu!

Yoksa bazı koşullara bağımlı falan değil miydi?
Belki de varlığı hiçbir koşula bağlı değildi..


Ama, hiç bir koşula bağlı olmadan var olunabilir miydi?
Evrende var olan herşey bir koşula bağlı değil miydi?


Öyleyse O yine yoktu…


Olmadığına karar verdi…

Ancak böyle bir karar verebilmesi için, var olması gerekmez miydi?
Vardı o zaman!

Hem kendine inananların gönlünde, hem de kendisini inkar edenlerin aklında……..

Yoktu belki ama, olmalıydı.
Ne acı! Dedi…….
Ne acı!

Olmadığı halde olan tek şey idi, evrende……
Hem yaratılmıştı, hem de yaratmış…..

Hem vardı….

Hem de yok………

HACI

July 22, 2006

TÜRKİYE'DE CEHALET KURUMLAŞMIŞTIR.

Öteden beri Türk aydınlarını eleştirmekten çekinmişimdir. Onlar eleştirilmeyecek kadar değerli ve önemli oldukları için değil! İçinde bulundukları koşullarda daha iyi olmalarının mümkün olmayacağını düşündüğümden. AKP’nin başa gelmesinden sonra koşullar değişmiştir. Değişen bu koşullarda Türk aydınlarının başarısızlıkları daha da belirgin olmaya başlamış, bilime, demokrasiye ve insan haklarına ihanet sınırına yaklaşmaya başlamıştır.

Son yıllarda İslam'ın dirilmesi maskesi altında cehalet Müslüman ülkelerinde kurumlaştırılmaya başlamıştır. Cehaletin kurumlaştırıldığı ilk ülke İran'dır. Türkiye'de cehalet RP ve AKP partileri tarafından kurumlaştırılmıştır.

Cehaletin kurumlaştırılması ne demektir?
Cehalet ne demektir?

Bence bu konu çok önemlidir. Türkiye'de aydınlar yeterince etkili değillerdir. Türkiye cehalete teslim olmaktadır. Bence aydınlarımız bile yeterince aydın değillerdir. Onların çoğu Batı ölçülerinde cahildirler. Bunu söylemek istemezdim. Ama bazı gerçeklerin bilinmesinde yarar vardır.

Türk aydınları bilimden çok politikaya önem vermektedirler. Solcu veya komünist olmak aydın olmakla özdeştir.
Türk bilim adamları pasiftir. Kendi kabuklarına çekilmişlerdir.
Türk üniversitelerinin dünyadaki ilk 500'e girememelerinin elbette bazı nedenleri vardır.
O neden Türk aydınlarının ve profesörlerinin gerçekten aydın olmamalarıdır.

Nedense içinde bulunduğumuz bu kısır döngüden kurtulamamaktayız.. Makus talihimizi değiştirtmek için ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz. Biz sağ-sol mücadelesi yapıyoruz.

Asıl yapmamız gereken bilim-din mücadelesidir.

Türk aydınlarını bu şekilde suçlamak istemezdim. Aslında bize bu cehalet ve bağnazlık Osmanlı'dan kalmadır. Makus talihimizi değiştirecek aydın yetiştirememek en büyük kusurumuzdur. Türk bilim adamları ile Batı bilim adamları arasında büyük farklar vardır. Çünkü Türk bilim adamları Müslüman Türk toplumunun ürünüdürler. Batı bilim adamları ise laik Batı eğitiminin yetiştirdiği değerlerdir. Arada büyük farklar vardır. Bu gidişle bizim bu farkları aşmamız olanaksızdır. Bir eğitim devrimi yapmak zorundayız.

Önce cehalatin ne olduğunu açıklamaya çalışalım. Cehalet nedir?
Tek bir şey midir?

Cehaleti ben şöyle tanımlıyorum...

Önce cehaletin ne olmadığını belirteyim.. Cehalet bilgisizlik değildir.
Cahil insan bilir..

Cehalet kişinin içinde yaşadığı koşul ve zamanla bağdaşmayan ve yaşamına olumlu bir katkıda olmayan çağ dışı bilgidir.

Türkiye'de kurumlaşan bu çağ dışı, ilkel ve bilimsel olmayan bilgidir.

Cahilin aklı boş değildir. Keşke olsaydı.. Onu yeni bilgilerle doldurmak nisbeten kolay olurdu. Bütün yapacağımız onu eğitmek olurdu..

Cahilin kafası eski, antik, yanlış ve yalan bilgilerle tıklım tıklım doludur. Orada öğrenecek yer kalmamıştır.

Cahilin bir özelliği de öğrenememesidir. Cahil eğitilemez.

İlginç bir niteliği daha vardır cahilin.. Cehaletinin farkında değildir.

Milyonlarca Türk işte bu şekilde cahildir.. Eğitimleri mümkün değildir. Aslında onlar aydınlarımızı eğitmektedirler. Aydınlarımız onların etkisi altında kaldıklarından, Batı aydınlarından çok farklı bir azınlık oluştururlar. Çünkü aydınlarımız bilirler ki, Batı aydını gibi olurlarsa, halkla aralarındaki mesafe daha da açılacak ve halka ulaşmak tümüyle olanaksız olacaktır. Daha iyi olmaları, kendilerini ilerletmeleri ve Batı bilim adamları gibi davranmaları için bir motivasyon ve neden yoktur. Bu çabalar ödemeyecektir. Onlar abesle iştigal etmektir. Tam tersine, hiç birisi öyle olmak istemez. Çünkü o zaman halktan daha da çok kopacaklardır... Halktan yararlanamayacaklardır. Körler ülkesinde tek gözlülerdir onlar.. Kraldırlar, Türk aydınları…

Tabii bu arada içinde yaşadıkları bu cahil toplumdan fazladan birşeyler elde etmek de aydınlarımız için çekici gelmektedir. Başkalarının yazılarını, kitaplarını, buluşlarını üstlenirler ve onları bu cahil topluma dirhem dirhem satarlar. Toplum onları yeterince anlamaz ve yazılanları sorgulamaz.

Erbakan, Mercümek ve şürekasını da aydınlarımızın bir ekolü olarak kabul edebiliriz. Etmeliyiz de.. Diyanet işleri de Türk Müslüman aydınlarını temsil eden bir kurumdur. Camide vaiz veren hoca ve imam da bir Türk aydınıdır. Kadınların göbeklerine yazı yazan hocalar da..

Garip bir ülkeyiz.. Eskinin iyi kötü bütün yükünü, tabiri caizse sevap ve günahlarını sırtımızda taşıyoruz. Tabii taşıdığımız günahlar çok daha fazla.. Onlardan kurtulamıyoruz. Çünkü cahiliz.. Onları çok iyi biliyor ve yaşamımıza dikte etmelerini önleyemiyoruz. Bilmediğimiz onlardan nasıl kurtulacağımız. Onların çağ dışı bilgiler olduğunu bile bilmiyoruz.

İşte ülkemizde kurumlaşan ceharet bunlar ve diğerleridir..

Selamlar..

HACI

July 09, 2006

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!..-3

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!..-2'nin devamıdır...

Rutheford’un atom modeli oldukça gerçekçi olmasına rağmen eksiktir. Yapılan gözlemlerin tümünü açıklamaz. Atomu araştıran yöntemler daha yeni bulunmuş, atom düzeyine daha yeni inilmeye başlanmıştır. Quantum güçler ve yasalar henüz yeterince ortaya konmamıştır. Bir sistem olarak kabul edilen atomun stabilitesini nasıl sağladığı hakkında bilinen hemen hiç bir şey yoktur.

Atom sistemi ile güneş sistemi arasında benzerlik kurmak çekici gelmektedir ama, gözlemler bu analojiyi tümüyle reddedmektedir. Elektronlar atom çekirdeğinin etrafında bir bulut oluşturacak şekilde dolaşmakta, arada bir enerji kazanıp yörünge değiştirerek, bu enerjiyi geri verip eski yörüngelerine dönmektedirler ama, nedense çekirdeğe düşmemektedirler. Bu durum, örneğin Mars’ın kendi yörüngesinden ayrılıp, dünya ile aynı yörüngeyi paylaşması ve sonra eski yörüngesine dönmesi gibi bir şeydir.

Elektronların çekirdeğe neden düşmediğini açıklayacak bir kuram yoktur. Atom sisteminden merkezkaç gücü sorumlu olamazdı. Çünkü böyle bir güç yoktur. Merkezkaç gücü yapay bir güçtür. Öyle ise elektronun çekirdeğe düşmemesinin nedeni klasik fiziksel yasa ve ilkelerden biri veya birkaçı olamaz. Bu süreç daha başka ve gizemli güçler tarafından denetleniyor olmalıdır. Bu güçler ne olabilir?

Bu güçleri ilk farkeden, Danimarkalı bir Viking olan ve keskin baltası ile sivri mızrağını, ok ve yayını, boynuzlu mihferini çoktan terkederek, kendini fiziğe adayan Niels Bohr olmuştur.. Atomun daha ileri modelini Niels Bohr’a borçluyuz.

Niels Bohr, 7 Ekim 1885’de Kopenhag’da doğmuştur. Rastgele bir Viking değildir. Akademik bir aileden gelmektedir. Babası Kopenhag üniversitesinde fizyoloji profesörü idi. Kardeşi Harald daha sonra aynı üniversitede matematik profesörü olmuştur. Bohr iyi bir eğitimden geçmiş ve 1911 yılında fizikte doktorasını tamamlayarak, üniversiteden mezun olmuştur. Okulu bitirmesine birkaç ay kala babası kalp krizi geçirerek ölmüştür. Aynı yılın eylül ayında Bohr İngiltereye gitmiş ve Cavandish laboratuvarında J.J.Thomson’un yanında çalışmaya başlamıştır.

Ama kısa bir süre sonra o ortama uymadığını farketmiştir. İngilizlerin kendilerine göre bir yaşam tarzları vardır. Kendi aralarında bir tür kast sistemi olan bir sınıf sistemi geçerlidir. Yabancılar sevilmez ve küçük görülür. Bohr’un ingilizcesi yeterince iyi değildir ve kendini İngiltere’de yabancı hissetmektedir. Gururlu bir Viking olan Bohr, bu durumdan ve J.J. Thomson’un yeni düşüncelere karşı olan olumsuz tutumundan rahatsız olmaya başlamıştır. Ülkesine geri dönmek istemektedir.

Danimarka’ya dönmeye hazırlanan Bohr bir ara Rutheford’un yaptığı bir konuşmaya katılmış ve ondan çok etkilenmiştir. Bir ay kadar sonra kendisi ve Rutheford ortak bir arkadaşlarının evinde yemeğe davet edilmişler ve orada birbirlerini yakından tanıma, karşılıklı düşünce alış verişi yapma olanağına sahip olmuşlardır. Birbirleri ile çok iyi anlaşan bu iki fizikçi, Manchester’de birlikte çalışmaya başlamışlar ve Bohr Danimarka’ya dönmekten bir süre için vaz geçmiştir.

Bohr, Rutheford’un atom modeli üzerinde çalışmalar yapmış ve 1912 yılında Danimarka’ya dönmüştür. Döner dönmez nişanlısı ile evlenmiş ve Kopenhag üniversitesine öğretim görevlisi olarak atanmıştır. Kendini mesleğine adayan Bohr, 1913 yılından önce, kendisine 1922 Nobel fizik ödülünü kazandıracak olan, atomun yapısı ile ilgili üç makale yayınlamıştır.

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!..-4 ile devam edecek...

July 08, 2006

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!... 2

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!..-1'in devamıdır.

Atom modelinin oldukça ilginç bir tarihçesi vardır. Atom eski Yunanlılara göre, daha küçüğü olmayan, bölünemeyen maddedir. Böyle bir maddenin varlığı eski Yunan’da tartışılmış, bazıları böyle bir maddenin olması gerektiğinde israr ederlerken, diğerleri atom kavramını reddetmişlerdir.

Çağdaş atom modeli fiziksel ve kimyasal bir olgudur. Atomun simgelediği madde en küçük madde değildir. Atom, elementer zerrelerin çeşitli şekillerde bir araya gelmesinden oluşmuş, fiziko-kimyasal nitelikleri ve büyüklükleri farklı elementler şeklindedir. 100’ün üstünde türü vardır.

Rutheford atom modelini çağdaş görüşle az çok bağdaştıran ilk fizikçi olmuştur. Rutheford’dan önce J.J. Thomson’un atom modeli vardı. Bu modele göre atomu karpuza benzetmek mümkündür. Bu modelde elektronlar yuvarlak ve pozitif yüklü bir çekirdeğe karpuz çekirdekleri gibi gömülerek dağılmışlardır. Rutheford bu ilginç yapıyı daha yakından tanımak için bir dizi deney yapmıştır…
Onlara kısaca değineyim..

Rutheford deneylerine altından oluşan ince zarlara pozitif yüklü alfa zerrelerini fırlatmakla başlamıştır. Bilindiği üzere alfa zerreleri helyum çekirdeğinden oluşmuşlardır. Elektronlarından arındırılan helyum çekirdeğinde iki proton ve iki nötron vardır. Bu alfa taneciği olarak bilinir.

Bu deney sırasında Rutheford ince altın membrana fırlatılan alfa taneciklerinden çoğunun karşı tarafa geçtiğini gözlemlemiştir. Çok azı, duvara çarparak geri dönen tenis topu gibi, yansımışlardır. Bir kısmı hafifçe sağa veya sola doğru yansımışlardır ama, çoğu geri dönmemiştir.

Bu deneylerin sonunda Rutheford atomun son derece yoğun bir çekirdeği olması gerektiğine karar vermiştir. Deneyin sonucundan anlaşıldığına göre, atom kütlesinin hemen tümü bu çekirdekte yoğunlaşmıştır. Ve elektronlar bu yoğun çekirdeğin etrafında bir bulut oluşturmuşlardır. Alfa zerrelerinin çoğu çekirdekle temasa gelmeden, uzağından geçip gitmişlerdir. Alfa zerrelerinin çekirdekle çarpışmaları olasalığı çok azdır.

Rutheford bu çekirdek için santral çekirdek terimini kullanmıştır. Elektronların bu çekirdeğin etrafında bulut oluşturmasına rağmen alfa zerreleri, onların arasından herhangi bir güçlükle karşılaşmadan kolaylıkla geçebilmektedirler. O zaman bazı gerçekler bilinmediği için bu gözlem Rutheford’u ve diğer fizikçilari şaşırtmıştır. Oysa bugün biliyoruz ki elektronlar alfa zerrelerini durduramayacak kadar küçük taneciklerdir. Alfa zerreleri elektronlardan sekiz bin kere daha büyük bir kütleye sahiptirler. Elektronların alfa zerrelerini yansıtması olanaksızdır. Elektron bulutunu geçerek çekirdeğe yaklaşan alfa zerrelerinin çoğu, pozitif yüklü olduklarından, kendilerinden 49 kere daha büyük olan altın atomunun pozitif yükü ile bir kenara itilmektedirler. Altın atomunun çekirdeği ile çarpışmak ender bir olaydır.

Daha sonraki araştırmalar çekirdeğin bir atomun büyüklüğünün yüzbinde biri kadar olduğunu göstermiştir. Bu ilginç durumu daha iyi belirtmek için şöyle bir örnek verebiliriz:

Atom çekirdeğinin bir tenis topu büyüklüğünde olduğunu varsayalım. Buna en yakın piriç büyüklüğünde bir elektron 6,3 km uzaktaki bir yörüngede yer alacaktır. Bu yapıya nohut büyüklüğünde bir taş atın. Nohutun tenis topuna isabet etme olasalığı çok az olacaktır. Yakınına gelse bile her ikisi de pozitif yüke sahip olduğundan, alfa zerreleri daha çok pozitif yüklü olan çekirdek tarafından kolaylıkla uzaklaştırılabileceklerdir.

Rutheford 1908 Nobel ödülünü kazanmıştır. İlginç olarak bu ödülü kimya dalında almıştır Rutheford!. Kendisi kimyanın, fiziğin yanında ilkel bir bilim ve kimyagerlerin fizikçilere göre inferior bilim adamı olduğuna inanan bir fizikçidir. Nobel komitesi Rutheford’u atom modelini geliştirdiği için mükafatlandırmamıştır. Elementlerin parçalanması ve radyoaktif maddelerin kimyası konularında araştırmalar yaptığı için, Nobel kimya ödülüne layık görülmüş ve bir tür cezalandırılmıştır. Bu durum arkadaşları arasında espri konusu olmuştur.

Rutheford bir ara Kanada’da çalıştıktan sonra İngiltere’ye, Manchester üniversitesine dönmüş, orada alfa zerreleri üzerinde çalışmalarına devam etmiştir. İlginç olarak Rutheford bu zerrelerin aslında helyum çekirdeği ve radyoaktif çürümenin doğal bir ürünü olduğunu,kendi altında çalışan Hans Geiger’in çabaları sonunda öğrenmiştir. Geiger, kendi ismi ile anılan, alfa zerrelerinin varlığını gösteren ve onları sayan bir cihaz tasarımlamıştır.

Rutheford 1914 yılında İngiltere kralı tarafından şövalyeliğe layık görülmüş ve sir ilan edilmiştir. 1919 yılında Cavendish profesör ünvanının alarak, ilk atom modelini yapan J.J. Thomson’un yerini almış ve Cavendish laboratuvarının başına geçmiştir. Bu arada Marsden’le birlikta yaptığı çalışmalarda nitrojeni yine alfa zerreleri ile bombardıman ederek oksijenin bir izotopuna çevirmiştir. Bilim tarihinde ilk defa bir element laboratuvarda başka bir elemente dönüştürülmüştür. Bu tepkileşme sırasında bir hidrojen çekirdeği nitrojenden ayrılmıştır.

Rutheford 1920 yılında ayrılan bu hidrojen çekirdeği için proton terimini kullanmış, terim tutmuş ve yerleşmiştir. Bu dönüşüm için bir elementin transmütasyonu terimi kullanılır ve bu başarı nükleer fiziğin başlangıcını simgeler. Rutheford daha sonra alfa zerreleri ile bombardıman edilen hafif elementlerin bir proton attıklarını göstermiştir.

Rutheford 19 Ekim, 1937 yılında, yıllardır ihmal ettiği fıtığın neden olduğu bir komplikasyon sonucu yaşamını yitirmiştir. Muhtemelen fıtık kesesinde boğulan bağırsak gangren olarak yaygın peritonite ve sonunda bu başarılı fizikçinin ölümüne neden olmuştur.


QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!..-3 ile devam edecek....


HACI

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!... 1

Bu konu ile yıllardır ilgilenirim. Quantum fiziği konusunda ilk iletimi yazalı aradan nerdeyse 10 yıl geçti. Bu süre içinde oldukça ilginç şeyler öğrendim ve onları bazı bilim forumlarında tartıştım. Konunun hevesli bir amatörü oluğumu iddia edebilirim. Kuantum fiziğinin popüler tarafı müthiş ilgimi çekiyor. Matematiği ne kadar zorsa, matematiksiz ifade edilen quantum fenomenler o kadar neşeli ve anlaşılır... Onları okurken duyduğum hazzı dile getirebilmek için sizlerin de benimle aynı hisleri paylaşmanızı istiyorum. Quantum süreçleri sizlere yalnız anlayacağınız şekilde değil, aynı zamanda zevk alarak anlayacağınız bir şekilde açıklamak istiyorum.

İnsan bir konu üzerinde çalışırken zihninde bir takım modeller oluşturur. İnsan somut olguları modelsiz öğrenemez. Kuantum fiziğinin ilgi alanı olan atomaltı evrenini ve orada vuku bulan olağan üstü tepkileşmeleri insan aklının imgelemesi mümkün değildir. Çünkü onlar insan sağ duyusu ile bağdaşmazlar. Fizikçiler yapılan gözlemleri açıklamak için bazı modeller oluşturmaya çalışırlar ama, kuantum fiziği konusunda şimdiye dek pek başarılı oldukları söylenemez. Bu modeller çoğu kere matematiksel denklemler ve kuantum evreninde nelerin vuku bulduğunu simgeleyen imajlar şeklinde belirtilirler. O modellerden bazıları spesifik bir quantum fenomeni açıklamada gerçeğe çok sadık olabilirler. Ve onu doğru ve anlaşılır bir şekilde yansıtabilirler. Ama aynı fenomenin başka bir yönü için tümüyle yetersizdirler. Ayrıca diğer fenomenlerin çoğu imgelenemeyecek kadar müphem soyut kavramlar şeklinde tecelli ederler.

Modellerle ilgili bilinmesi gerekli tek gerçek onların gerçek olmadıklarıdır. Bir quantum fenomeni açıklamada son derece başarılı birden fazla model olabilir. İlginç olarak bu modeller birbirlerinin tam zıttı da olabilirler.

Örneğin ışık modelini ele alalım. Işık hem dalga hem de zerre olarak imgelenebilir. Bazı koşullarda dalga özelliği diğer durumlarda ise zerre özelliği manifest hala gelmektedir.

Atom modeli de böyle bir şeydir. Yapılan modellerin hiç birisi gerçeği yansıtmaz. Bazı atom modelleri atomun gözlemlenen niteliklerinden birini çok güzel açıklayabilir. Ama diğerlerini açıklamada yetersizdir. Her model yalnız kendi spesifik konusunda yeterlidir.

Muhtemelen insan aklının quantum aleminde vuku bulan süreçleri anlasa bile, imgelemesine olanak yoktur. Modellemelerle atomaltı evrende vuku bulan ekzotik süreçlerden yalnız birinin bir yönü açıklanabilir.

Atomun ve atomaltı zerrelerin imgelenmelerinin olanaksızlığına değindikten sonra, kuantum fiziğinin ilgi alanı olan bu alemin ilk ve en önemli modeli olan atom modeline kısa bir göz atalım.

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!... 2ile devam edecek...

HACI

June 22, 2006

EVRENİN UYMAK ZORUNDA OLDUĞU YASALAR

Bazı katı yasalara uyan müthiş bir evrende yaşamaktayız. Yasalar olmasaydı yıldız, galaksi ve gezegenlerin ve dünyada canlıların ortaya çıkarak evrimleşmesi için uygun koşulların oluşması, mümkün olamazdı. Evrende mevcut her varlık yasalara uymak zorundadır. Bunun bilinen bir istisnası yoktur. Canlılar cansız varlıklarda gözlemlenen yasaların tümüne aynen uyarlar. Yalnız uymakla kalmazlar.. Onlardan yararlanarak varlıklarını sürdürürler.

EVRENİN ORTAYA ÇIKMASINA KATKISI OLAN İLGİNÇ BİR YASA......

KAOS...

Bilgi içinde yaşadığımız evrende en bol olan metadır. Madde ve radyasyonun her davranışı bilgidir. Bilginin olduğu yerde kurallar da olmak zorundadır.. Çünkü bir takım kurallar olmadan bilgi ortaya çıkıp birikemez. Ve bilgi ancak o kurallar aracılığı ile derlenir..

Bilgi maddenin davranışlarının ürünü olarak ortaya çıkar. Bu davranış rastgele değildir. Ama basit de değildir. Karmaşıktır.

Evrende maddenin dağılımı neden rastgele değildir?

Çünkü maddenin dağılımı rastgele olsaydı, maksimum düzeyde bilgi verirdi ama, o bilginin derlenmesi mümkün olamazdı. Ve bu madde yıldızlar ve galaksiler şeklinde organize olamazdı.

Maddenin derlenecek yararlı bilgiler içerebilmesi için basit ve rastgele olmaması da gerekmektedir.

Her iki durumda da evren canlıların ortaya çıkması için uygun bir ortam oluşturamaz. Maddenin davranışının basit ve regüler olduğu bir evrende yeterince bilgi birikemez. Rastgeleliğin egemen olduğu evrende ise biriken bilgi derlenemez.

Zihninizde bir takım grafikler canlandırarak ne demek istediğimi açıklamaya çalışacağım.

Zihninizde iki kare çiziniz. İlkinin içini noktalarla doldurunuz. Ama bu noktalar son derece düzgün olsun. Aralarındaki mesafe hep aynı olsun. Her satırda aynı sayıda nokta olsun..

İkinci kareyi en ufak bir kural izlemeden rastgele noktalarla doldurunuz. Noktaların bazıları birbirlerine çok yakın olsun. Diğerleri bir yerde küme oluştursun. Karma karışık grafik bir şekil ortaya çıksın.

İlk karedeki noktaların düzeninden dolayı içerdiği bilgi çok az olacaktır. Bütün doğasını hemen görecek ve anlayacağızdır.

İkinci kare bizi şaşırtacaktır. Noktaların arasında görünüşe göre bir ilişki yoktur. Bu grafik bize birşeyler ifade etmektedir ama ne demek istemektedir? Bu karede o kadar çok değişik manzara ve bilgi birikimi vardır ki, derlenmesi olanaksızdır. Bilgi birikiminin en fazla olduğu bu karede ve ona benzer diğer durumlarda ondan bilgi derlemek olanaksızdır. Bilginin zenginliğine rağmen o kareden, yararlı ve kullanılır bir bilgi derlenemeyecektir.

İçinde yaşadığımız evren bu iki aşırı örnekten farklıdır. Ne basittir. Ne de rastgele... Bilgiden zengindir. Daha da ilginci bu bilginin derlenebilir olması keyfiyetidir. Bu evreni grafikle simgeleyelim. Karşımıza tanıyabileceğimiz, anlam verebileceğimiz şekiller çıkacaktır. O şekiller bilgiyi simgelemektedir. Aslında onlar maddenin bazı davranışlarının sonucu ortaya çıkan ve kendileri hakkında ip ucu veren çeşitli tablolardır. Biz onlar için rastgele diyemeyiz. Basit de değildir onlar.. Kompleks ama tanınabilir bir yapıya sahiptirler...

İçinde yaşadığımız evrende maddenin davranışı ne basittir, ne de rastgele. Kompleksdir. Basitlik ve rastgelelik aslında maddenin oldukça kolay ulaşılabileceği iki nitelikdir. İçinde yaşadığımız evren bu iki örneğe uysaydı, canlılar için uygun bir ortam oluşturamazdı. Bilinebilir bir evren olabilmesi için karmaşık olmaktan başka çaresi yoktur. Karmaşık olması demek rastgele olmaması demektir. Rastgele olmaması demek ise bir takım kurallara uyması demektir. İçinde yaşadığımız evrende maddenin karmaşık dağılımını sağlayan o kural nedir?

52’lik bir deste iskambik kâğıdı alalım. Onları dikine teker teker bir metre yukardan zemindeki metal paraya doğru düşürelim. Elimiz hafifçe titreyeceğinden, aldığımız nefes havayı hafifçe hareket ettireceğinden her seferinde iskambil kâğıdı farklı bir yere düşecektir. Bazıları para üzerine düşerken, çoğu etrafına dağılacak ve görünüşe göre rastgele bir tablo oluşacaktır. Yukardan bu tabloya tekrar bakın.. İslambil kâğıtları gerçekten oda içinde rastgele bir şekilde mi dağılmışlardır? Yoksa bir örnek mi oluşturmuşlardır?

Deneyi tekrarlayın... Her seferinde az çok farklı olmalarına rağmen benzer örneklerin oluştuğunu göreceksiniz. Deneyi bin kere de tekrarlasanız, örneklerin genel benzerliği değişmeyecektir. Çekim gücü gibi mükemmel deterministik fizik yasaları ortaya çıkan tablonun zenginliğinden sorumludur. Ama her zaman ortada belirli bir örnek vardır.

Bu deney kaotik sistemi simgelemektedir. Kaosun ilk kuralı başlangıç koşullarındaki değişikliklere olan aşırı duyarlıktır. Başlangıçtaki fark ne kadar az olursa olsun abartılacak ve kısa zaman içinde büyük boyutlara ulaşacaktır.

Başlangıçtaki koşulları birbirlerine ne kadar yakın tutarsak, ilerde nasıl bir örnekle karşılaşılacağını o kadar doğru tahmin edebiliriz. Yukardaki iskambil kağıdı örneğine dönelim. Deneyi büyük bir itina ve mümkün olduğu kadar kesinlikle tekrarlayalım. Sonucu doğru tahmin edebilmek için başlangıçta izlenmesi gereken kesinlik, linear olarak değil, geometrik olarak artacaktır. Aynı veya benzer örneği oluşturmak için başlangıçtaki değişgenleri çok daha katı sınırlar içinde tutmamız gerekmektedir. Aynı örneğe ulaşmak imkansızdır belki ama, ona yaklaşmak için bile ilk deneydekinden beş on kere değil, en azından bin kere daha dikkateli olmak zorundayız. Kaotik sistemlerde gereken kesinlik de, kaosun kendisi gibi, geometrik olarak artacaktır.

Evrende mevcut yasalar, kaos ve karmaşıklığın manifest olması için ideal koşulların ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde yapılanmışlardır. Bir başka evrende fizik yasalarının kaotik çözümleri farklı olabilir. Onun nasıl bir evren olabileceğini tahayyül edemiyorum.

Evrenin başlangıç koşullarına dönelim. Kaotik sonuçları olan evrenlerde başlangıç noktasında oluşacak en ufak bir sapma farklı evrenlerin ortaya çıkmasına neden olacaktır. O evrenlerde egemen olan fizik yasaları da farklı olacaktır.

Bu durumda diyebiliriz ki kaos, evrendeki karmaşık düzenden sorumlu bir yasadır.

*Kaos şekilsiz değildir.
*Kaosun niteliği hiç bir zaman değişmeyecektir.
*Kaosda her nokta kararsızdır. Ama ortaya çıkan manzara şekilsiz değildir.
*Kaos yüzeyel olarak düzensizdir. Periyodik değildir. Kendini tekrarlamaz. Ama gizli (kriptik) örnekler
bazı katı kurallara uyar.

Kaos içinde yaşadığımız evrenin uyduğu bir yasadır. Diğer evrenler bu yasaya uymayabilirler. Onlarda madde ve enerji galaksiler, yıldızlar ve gezegenler şeklinde organize olamayacak, yaşam ortaya çıkamayacaktır. Yaşam ancak çözümleri kaotik olan fizik yasalarının hükmettiği evrenlerde mümkündür.


HACI

June 04, 2006

Başarının Sırrı Nedir?

Önce kendine düşman yaratmaktır!

Çok önemli bir taktiktir... Hemen her zaman tutmuştur...
Yeni bir düşünceniz mi var? Yeni bir din, bir inanç veya politik görüş, herhangi bir yaklaşım ve yeni bir çözüm yolu?
Uygulanmasını istiyorsunuz. Yararlarını açıklıyorsunuz ama, yeterince destek bulamıyorsunuz. Çünkü yalnız yararları açıklamakla amacınıza ulaşamazsınız. Buluşunuzun neden uygulanması gerektiğini, kendinize bir düşman yaratarak daha iyi açıklayabilirsiniz.... Hatta buna mecbursunuz!

Muhammed İslam’ı yayarken cahiliye devrini yaratmış ve ona saldırmıştır.
Hitler Nasyonal Sosyalizmin kabul edilmesi için Yahudiliği düşman ilan etmiştir..
Aynı şekilde komünizmin tutması için de devletin içinde burjuva, feodalist, iğrenç kapitalist gibi bazı düşmanlar yaratılmıştır.

Kendinize düşman yaratabilirseniz, savınızı çok daha kolaylıkla savunur ve yayabilirsiniz. Yaratacağınız düşman sizle mücadele edemeyecektir. Çünkü öyle bir düşman yoktur. O düşman sizin hayal ve fantazilerinizin ürünüdür. Gerçek değildir.
Tek başına o düşmana saldıracak, onu kolaylıkla ezerken, kendi düşüncelerinizi yayacaksınız.....

Başarının sırrı kendine düşman yaratabilmektir...


HACI

IŞIK HIZI NEDEN GÖZLEMCİDEN BAĞIMSIZ OLARAK SABİTTİR?

EİNSTEİN’IN ÖZEL GÖRELİK KURAMI

Einstein özel görelik kuramını 1905 yılında yayınladı. Buna göre:

1.Fizik yasaları her türlü referans noktasından bağımsızdır.
2.Işık hızı uzayda sabittir ve gözlemi yapanların hızından bağımsızdır.

İlkine göre evrenin her yerinde fizik yasaları aynıdır.
İkincisine göre hızınız ne olursa olsun ışık hızını hep aynı ölçersiniz. Bu yazımda ben ışık hızının uzayda hareket eden her referans noktasına göre neden sabit olduğunu açıklamaya çalışacağım. Önce insan sağduyusu ile bağdaşan bir kaç örnek vermek istiyorum.

Size göre saatte 100 km hızla yaklaşmakta olan bir otobüse doğru siz saatte 50 km hızla ilerleyen bir otomobildesiniz. Bu durumda otobüsün size yaklaşma hızını saatte 150 km olarak ölçersiniz.

Aynı şekilde aynı hızla rüzgara karşı koştuğunuzu düşünün. Hızınız rüzgarın hızı oranında yavaşlayacaktır. Rüzgarı arkanıza aldığınız zaman ise hızınız aynı oranda artacaktır.

Her gün sağduyumuzla bağdaşan bunlara benzer gözlemler yapmaktayız. Bu durumda diyebiliriz ki ışığın hızının bizim hızımızdan etkilenmemesi insan sağduyusu ile bağdaşmamaktadır. Böyle şey olmaz. Bu bir yanılsamadır.

Işık hızının uzayda sabit olması gerektiğini ilk ortaya atan Einstein değildir. Bu gözlem Maxwell tarafından yapılmıştır. Newton’un hareketle ilgili yasaları ile, Maxwell’in denklemleri çelişki halindedirler. Newton’a göre hareketler birbirlerine eklenirler. Newton’a göre ışığa doğru hareket eden birisi ışığın hızını, hareket etmeden duran birisinden daha fazla olarak ölçmelidir. Işık için bu örneği veriyoruz ama, Newton ışığın da bir hızı olduğunu bilmiyordu. Ona göre her olgu evrenin her tarafında aynı anda vuku buluyordu....

Size doğru saatte 100 km hızla gelmekte olan bir otobüsün hızını siz otobüse doğru saatte 50 km hızla hareket ediyorsanız, saatte 150 km olarak saptamanız gerekir.. Maxwell’e göre ise, sizin hızınız ne olursa olsun, ışığın hızı aynıdır. Newton’un doğru, Maxwell’in yanlış olabilmesi için ışığın hızının çeşitli referans noktalarına göre farklı olarak ölçülmesi gerekmektedir.

Albert Michelson önce kendi laboratuvarında, daha sonra Edward Morley ile birlikte başka bir laboratuvarda, dünyaya çeşitli yönlerden ulaşan ışığın hızını karşılaştırmış ve hep aynı olduğunu bulmuştur. Bu gözlem Michelson-Morley deneyi olarak bilinir.

Bu gözlemin anlamı nedir? Sizin hızınız ne olursa olsun, size yaklaşmakta olan otobüsün hızını saatte 100 km olarak ölçmek demektir. Otobüs hangi istikametten size yaklaşırsa yaklaşsın, hızı saatte 100 km’yi geçmeyecektir, demektir.

Bu durum insan sağduyusu ile bağdaşmamaktadır. Ayrıca bu durumu açıklamak da kolay olacağa benzememektedir.

Bütün bu gözlemlerin kökeninde esir (ether) teorisi yatmaktadır. Bu kurama göre dünya ve diğer gezegenler, esir denen sihirli bir maddenin içinde hareket etmektedirler. Işık bir dalga olduğundan, yayılacağı ortamın bu dalga hareketini iletme özelliği olmalıdır. O zamanın inanışına göre bunu esir sağlamaktadır. Esirin içinde dalgalar daha hızlı yayıldıklarından sağlam bir dokusu olması gerekmektedir. Bu doku hem çok sağlam olmalıdır, hem de dünya, ay, gezegenler gibi yapıların içinden geçmesine direnç göstermemelidir. Ayrıca ışık Maxwell’in gösterdiği gibi bir dalga hareketinden ibaret olduğundan böyle bir ortama gereksinim vardır. Aksi takdirde ışık evrende yayılamaz. Dünya esirin içinde hareket ederken bir esir rüzgarı oluşturduğuna inanılmaktadır. Bu rüzgara doğru hareket ederken veya onu arkaya alınca dünyada ölçülen ışığın hızı farklı olmalıdır. Michelson- Morley deneyleri bu inanışın doğru olmadığını kanıtlamıştır. Işık hızının neden sabit olduğu ve bunun önemi bilinmemektedir.

Esirin varlığını son bir kere kanıtlamak için Hollandalı fizikçi Hendrik Lorentz ile, İrlandalı fizikçi George FitzGerald bu gözleme kendilerine göre ilginç bir açıklama getirmişlerdir. Bu açıklamaya göre dünya esir içinde ilerlerken, esir rüzgarlarına maruz kalmakta ve fizik olarak sıkıştırılmaktadır. Bu yüzden Michelson-Morley deneyindeki bütün ölçüler sıkıştırılmışlar, kısalmışlardır. Bu iddiaya göre esir içinden geçmekte olan cisimlerin atomları sıkışmaktadır. Bu yüzden dünya sıkışarak küçülmekte ve ışık hızı farklı olarak ölçülmemektedir. Bu Lorentz-FitzGerald kontraksiyonu olarak bilinir. Çok az fizikçi bu düşünceyi kabul etmiştir. Einsten bu yaklaşımın yapay ve zorlama olduğunu ileri sürmüş ve onaylamamıştır. Einstein’a göre ışık hızının değişmemesinin başka nedenleri olmalıdır. Onları Einstein 1905 yılında açıklamıştır. Asıl bu açıklamanın inanılmaz olması gerekmektedir. Ama yapılan deneylerin hepsinde doğruluğu kanıtlanmıştır. Esir yoktur. Çünkü esire gereksinim yoktur.

Einstein’ın Lorentz-FitzGerald kontraksiyonunu alarak kendi kuramına adapte ettiğini ileri sürmek yanlıştır. Einstein da sıkışmadan bahsetmektedir ama, bu sıkışma çok daha farklı bir kavramdır. Lorentz ve FitzGerald sıkışma kavramını Faraday’ın kuramına dayandırmaktadırlar. Faraday’ın bu kuramına göre elektrik yüklü parçacıklar, yani atomlar, hareket ettikleri zaman birbirlerine yaklaşırlar ve sıkışırlar. Bu teoriye dayanan Lorentz ve FiztGerald, kendi sıkıştırılma kuramlarını geliştirmişlerdir. Daha sonra Faraday’ın bu kuramının doğru olmadığı anlaşılmıştır. Yani hareket halinde olan elektrik yüklü parçacıklar sıkışmamaktadırlar. Öyleyse Lorentz-FitzGerald kuramı yanlıştır. Dünyanın fiziksel bir sıkışması söz konusu olamaz.

İlginç olarak Einstein da durum muhakemesi yapmış ve Maxwell denklemlerinin ilk ilkesi olan ışık hızının değişmemesinden hareket ederek, matematiksel olarak aynı sonuca varmıştır. Ama cisim değil, uzay sıkışmaktadır. Hızla hareket eden bir cismin içinde bulunduğu uzay, hareket yönünde, gözlemi yapana göre sıkışmaktadır. Einstein’ın matematik hesaplarına göre ayrıca zaman da genişlemektedir. Yani duran bir gözlemciye göre ölçülünce hareket halinde olan saat yavaşlamaktadır. Uzayın çekilmesi (kontraksiyonu) ve zamanın genişlemesi(yavaşlaması) birlikte Lorentz transformasyonu olarak bilinir)

Tabii bu arada hareket eden objelerin hızları ile birlikte ağırlıkları da artmaktadır. Saatte 5 km hızla hareket etmekte olan otomobillerin çarpışması ile, 50 km hızla birbirleriyle çarpışan otomobillerin neden olacakları zarar çok farklıdır. Hareket eden objelerde kinetik enerji artmakta ve bu enerji pratik olarak kütleye dönüşmektedir. 1905 yılında Einstein kütle, enerji ve hızla ilgili bu formülü şöyle ifade etmiştir.

M=E/C2

Yani bir cismin enerjisi E kadar artarsa, kütlesi de bu enerjinin ışık hızının karesine olan oranı kadar artar. Kinetik enerji cisme eklenince kütlesi artar ve simetri olayından dolayı bu artma her türlü enerji için geçerlidir. Einstein bu formül üzerinde iki yıl düşünmüş ve şu sonuca varmıştır.... Eğer her enerjinin kütle olarak karşışığı varsa, her kütlenin de bir enerji olarak karşılığı olmalıdır.

O zaman bu formulü şöyle ifade etmek mümkündür.

E=MC2....

Şimdi gelelim asıl konumuza..

Işık hızının gözlemcinin hızından bağımsız olduğu kuramını örneklerle açıklamaya çalışalım......

Çok ileri teknolojiye sahip bir uygarlıkta yaşadığımızı ve saniyede 250 bin km hızla hareket eden bir uzay gemisi satın aldığımızı düşleyelim. Bu uzay gemisi ile saniyede 300 bin km hızla hareket eden bir ışık huzmesini izlemeye karar veriyoruz. Ayrıca uzay gemisinin hızını kesin olarak bilmiyoruz. Saniyede 250 bin km’den daha hızlı hareket etmesi olasalığı var. Bu vesile ile onun maksimum hızını da ölçeceğiz. Çok güvendiğimiz bir arkadaşımızdan bize start vermesini istiyoruz. Arkadaşımızın elinde bir lazer silahı var. Üçe kadar sayacak ve bu silahı boşluğa doğru ateşleyecek. Biz de aynı anda uzay gemisinin warp motorunu ateşleyeceğiz.

Arkadaş 1, 2, 3 start komutunu veriyor ve lazer silahının ateşliyor. Biz de aynı anda warp motorunu ateşliyoruz. Yarış başlıyor.

Newton’a göre zaman ve uzay absolüdür. Arkadaşımız bizi uzaktan izliyor ve lazer ışık huzmesinin saniyede 300 bin km hızla, bizim ise uzay gemisi ile, ancak saniyede 250 bin km hızla gittiğimizi gözlemliyor. Newton’a göre, arkadaşın ışık huzmesinin bizden saniyede 50 bin km hızla uzaklaştığını görmesi gerekiyor. Ayrıca uzay gemisi ile ışık huzmesini izlemekte olan bizim de aynı şeyi görmemiz, ve ışığın hızını saniyede 50 bin km olarak ölçmemiz gerekir.

Bir süre sonra yarış bitiyor ve arkadaşımızla bir araya geliyoruz. Uzay gemisi ile lazer ışığını izlerken ışığın hızını saniyede kaç km olarak ölçtüğümüzü soruyor arkadaş. Uzay gemisi ile ışığı izlerken bütün çabalarımıza ve warp motorunu zorlayarak hızımızı bir ara saniyede 275 bin km’ye çıkarmamıza rağmen, lazer ışık huzmesinin bizden saniyede 300 bin km hızla uzaklaştığını söylüyoruz. Biz ne kadar hızlı gidersek gidelim, bize göre ölçtüğümüz ışığın hızı hiç değişmiyor. Görünüşe göre biz ışık hızıyla bile gitsek, ışığın hızını saniyede 300 bin km olarak ölçeceğiz. Bu durumda diyebiliriz ki bizim zaman ve mesafe ölçümüz, arkadaşımızın zaman ve mesafe ölçüsünden farklı. Bu nasıl olabilir? Biz kendi saatimize güveniyoruz ve arkadaşın hesaplarına inanmıyoruz. İlk defa çok güvendiğimiz bir arkadaşımızla aramızda uyuşmazlık çıkıyor.

Bu durumu Einstein şöyle açıklıyor:

Newton’un absolü zaman ve uzay kavramları yanlış.. Yanlış olması lazım.. Çünkü geçen yüzyıl içinde yapılan yüzlerce deney ışık hızını kensini ölçenin hızından bağımsız olduğu kanıtlanmış durumda. Burası kesin.. Bilinmeyen bunun neden böyle olduğu..
Einstein’a göre zaman ve uzay relatif.....
Işık hızı sabit ama uzay ve zaman onları ölçenlere göre değişiyor.

Herbirimizde kendimize ait güvenilir bir saat olsun. Onunla aradan geçen zamanı ölçelim. Newton’a göre, diğerlerine göre hareket ettiğimiz zaman bu saatlerin uyuşması lazım ama, nedense bu saatler uyuşmuyor. Hepsi de iki olay arasında geçen zamanı farlı olarak gösteriyor.

Mesafe için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Hareket ederken elimizde güvendiğimiz bir ölçü olduğunu düşünelim. Birbirimize göre hareket etmeye başladığımız an ölçülerin de değiştiğini gözlemliyoruz. Aynı mesafe için farklı ölçüler ortaya çıkıyor. Belli olaylar arasındaki mesafeyi her biri farklı olarak ölçüyor. Uzay ve zaman bu şekilde davrandıkları için ışık hızı değişmiyor. Hep sabit kalıyor. Işık hızını sabit yapmak için uzay ve zaman bu şekilde davranıyor... Einstein’ın iddiası bu......

Bu iddia günlük yaşamımızda karşılaştığımız olgular ve sağduyumuzla çelişiyor.

Einstein’ın bu akıl almaz iddiası nasıl açıklanabilir?

Gelecekte yaşadığımızı düşlediğimiz ileri teknolojiden günümüze dönelim ve kendimize ucuz bir motorsiklet alalım. En fazla saatte 100 km hızla gidebilsin. Onunla kuzeye doğru giden bir yolda, saatte 100 km hızla ilerliyoruz. Bu yol ilerde kuzey-doğuya doğru yönelen başka bir yolla birleşiyor ve bu keresinde kuzey-doğu’ya doğru aynı hızla ilerliyoruz. Bu durumda kuzeye olan hareketimiz artık saatte 100 km değil. Çünkü hızın bir kısmı ile doğu’ya doğru hareket etmeye başladık. Kuzey yönünden hız çaldık. Daha az bir hızla kuzey’e doğru ilerliyoruz. Bu basit gözleme dayanarak Einstein’ın bu ilginç kuramına şöyle açıklayabiliriz:

Objeler uzay içinde ilerlerler.. Bunu çok iyi biliyoruz.. Ama objeler aynı zamanda zaman içinde de ilerlerler. Hiç bir şekilde hareket etmeseniz bile, içinde bulunduğunuz ortamda mevcut objelerle birlikte, zaman içinde hareket halindesiniz. Uzay içinde hareket etmeyebilirsiniz ama, her zaman zaman içinde hareket etmek zorundasınız. Newton zaman içinde hareketin, uzay içindeki hareketten çok farklı olduğuna inanıyordu. Ama Einstein öyle düşünmüyor.. Einstein’a göre uzay ve zaman içinde yapılan hareketler birbirleri ile yakından ilgili.

Sokakta hareketsiz durmakta olan bir otomobile bakın... Uzay içinde hareket etmiyor. Hareketsiz durmasına rağmen otomobil, zaman içinde hareket ediyor. Zaman geçiyor. Otomobil, şöförü, içindeki yolcular, ona bakan siz ve diğerleri hep birlikte zaman içinde senkronize bir hareket halindesiniz. Uzay içinde hareket etmiyorsunuz. Yalnız zaman içinde hareket ediyorsunuz. Yani zaman hepinize göre aynı hızla geçiyor. Her biriniz için aynı saniyeler söz konusu..

Şimdi her şeyin durarken yalnız otobobilin hareket ettiğini düşünün.. Bu durumda diyebiliriz ki otomobil yalnız zaman içinde değil, aynı zamanda uzay içinde de hareket ediyor. Otomobilin zaman içinde yaptığı hareket ne ise (ki bu durumda hareketsiz durmak) o, bu keresinde, uzay içinde yapılan bir harekete de katılıyor. Uzay içinde yapılan hareket, zaman içindeki hareketten çalıyor. Kuzey istikametine giderken, doğuya dönmenin, kuzeye gitmeden çalması gibi, uzay içinde yapılan hareket, zaman içinde yapılan hareketten çalıyor. Hareketsiz durmak da bir tür harekettir. Sıfır harekettir. Yani matematik olarak böyle ifade edilebilir. Hareketin yavaş olduğu ve sonra hızlandığı da düşünülebilir. Kuzeyden doğuya doğru dönünce nasıl kuzeye doğru olan hızınız azalıyorsa, zaman içinde hareket ederken, uzay içinde de hareket etmeye başlayınca, zaman içindeki hareketimiz yavaşlıyor.. Otomobil hareket etmeye başlayınca zaman içinde yapılan hareketin bir kısmı uzay içinde de yapılmaya başlıyor. Bu demektir ki, otomobilin zaman içindeki hızı, uzay içinde hareket ettiği zaman yavaşlıyor. Otomobil içinde olan için, dışarda hareketsiz duran size ve diğerlerine oranla zaman, daha yavaş geçmeye başlıyor. Aynı olguyu otomobilin içinde ve dışında olanlar farklı hızlarla algılıyorlar.

Motorsikletle kuzeye doğru giderken doğu yönüne dönmeniz örneğine geri dönelim. Saatte 100 km’den daha hızlı gidemiyorsunuz. Eğer gidebilseydiniz, doğuya doğru dönünce hızınızı biraz artırabilir ve kuzeye doğru olan hızınızdan fedakarlık yapmazdınız. Ama hızınızı artıramadığınıza göre, kuzeyden ne kadar çok saparsanız, kuzeye doğru olan hızınızdan o kadar çok kaybedeceksiniz.. Kuzeye ve doğuya olan hızlarınızın toplamı saatte 100 km’yi geçemez. Bu sizin motorsikletin hız limiti.. Hepsi o kadar. Dolayısıyla doğuya doğru olacak her sapma, kuzeye olan hızdan çalacaktır. Buna mecburdur.

Işık hızı sabit olmasaydı, Einstein’ın bu kuramı doğru olmayacaktı. Ama ışık hızı sabit olduğundan uzay ve zaman içinde yapılan hareketlerin toplamı ışık hızını aşamaz. Veya bunu şöyle de ifade edebiliriz. Uzay ve zaman içinde yapılan hareketlerin toplamı ışık hızı ile sınırlıdır. Işık hızını geçemez.

Bu durumda biz bir objenin zaman ve uzay içinde yaptığı hareketten bahsediyoruz. Bu hareketler birbirlerini tamamlıyorlar. Duran otomobil harekete geçince onun zaman içinde yaptığı ışık hızı ile ilgili hareketinin bir kısmı, uzay içindeki hareketine dönüşeceği ve bu iki değerin toplamı ışık hızını geçemeyeceği için, otomobilin zaman içinde yapacağı hareketin hızı yavaşlamak zorundadır...

HACI

YAŞAM DİYALEKTİK BİR FENOMEN MİDİR?
Bu konteksde kullandığım “diyalektik” teriminin anlamı, Hegel mantığının bir ürünü olan “diyalektik materyelizmdeki” anlamı ile özdeştir. Marx, Hegel’den bu terimi kendi felsefi görüşü olan komünizmi tanımlamak için adapte etmiştir. Bu bağlamda diyalektik, karşıt görüşlerin, tez ve antitezlerin sürekli ilişkilerinin sağladığı çözümlerdir.

Bu ileti politik bir bildiri değildir. Sadece politikada kullanılan bir terim tarafımdan biyolojiye adapte edilmiştir. Bu terimi kullanmamın en büyük nedeni savunduğum görüşün başka türlü daha açık ve veciz olarak ifade edilmesinin olanaksızlığıdır.

Dünyada yaşamın nasıl başladığı henüz kesin olarak bilinmiyor. Ancak bu ilginç konu giderek açıklık kazanıyor. Bildiğimiz kadarıyla yaşam, çeşitli dönemlerden geçerek günümüze ulaşmıştır. Bu dönemlerin her biri tek başına bir devrimdir. Gerçek canlının bu dönemlerin hangisinde ortaya çıktığı bile kesin olarak belli değildir.

Canlıların evriminde ilk dönem hücrenin oluşmasıdır. Aslında bu ilk basamak en kolay açıklanabilen bir dönemdir. Hidrofilik ve hidrofobik yöreleri olan yağlar bir araya gelerek, aşağı yukarı çağdaş bakterilerin büyüklüğünde, membranla kuşatılmış hücreleri oluşturmuşlardır. Bu ilk basamak fiziksel bir süreçtir ve kaçınılmazdır.

Daha sonra gerçekleşen ve ilki ile senkronize olmuş olması gereken ikinci dönemde, bu ilkel ve cansız hücrelerin içinde amino asitler, onların çeşitli şekilerde ve zamanın doğal koşullarını tatmin etmek üzere bir araya gelmesinden oluşan peptid ve proteinler ve diğer organik moleküller birikmislerdir. Bu basamakta sentez edilen bütün moleküller hücre içinde tutulmuşlar, çoğalmışlar ve birbirleri ile tepkileşerek diğer organik moleküllerin ortaya çıkmasını sağlamışlardır. Bu basamak da, tümüyle otomatik fiziko-kimyasal süreçlere bağlı olduğu için, kaçınılmazdır.

Üçüncü dönemde daha kompleks ve uzun moleküller sentez edilmişlerdir. Bu moleküller monomerlerden oluşan polimerlerdir. Benzer moleküller bir araya gelip, birbirlerine tutunarak uzun organik molekülleri sentez etmişlerdir. Bu basamak anlaması en zor olanıdır. Bu dönemde zamanla ortaya çıkan RNA molekülü, hem kendisinin aynını kopya edebilmekte, hem de bazı spesifik proteinleri kusursuz (!) kopyalayabilmektedir. Bu basamakta genler henüz sahneye çıkmamışlardır. Çeşitli RNA molekülleri onlar gibi, ancak son derece ilkel bir düzeyde, görev yapmaktadırlar. Bu ilkel ama oldukca etkili ve başarılı düzen sayesinde proteinler artık birbirlerinin benzerini değil, aynını kopyalamaya başlamışlardır. Daha doğrusu proteinler kendilerini, yalnız RNA’den oluşan bir genetik aparatusa kopya ettirmektedirler. Canlılığın bu dönemde kazanıldığı iddia edilebilir. RNA dünyası olarak bilinen bu dönemin gününüzde benzeri olmadığından, protein-RNA ilişkilerinin doğası hakkında bilinen hemen hiç bir şey yoktur, diyebiliriz. Bu nasıl bir yaşamdır? Proteinler mi RNA’yı kullanarak ona kendi benzerlerini sentez ettirmektedirler, yoksa RNA mı hücre içinde bütün denetimi eline geçirmiş ve proteinlere nasıl davranacaklarını dikte ettirmektedir? Aslında bu soru önemlidir. Aşağıda nedenine değineceğim….

Yaşamın dördündü döneminde RNA’dan DNA oluşmuş, gerçek genetik aparatus devreye girmiş ve RNA başka görevler üstlenmeye başlamıştır. Bu dönemi oldukca iyi bilmekteyiz. Bildiğimiz kadarıyla histon denen proteinler DNA’nın denetiminde, her şeyi değilse bile, çok şeyi söyleyen moleküllerdir. Proteinler hücresel etkinliklerin pasif katılımcıları olmayıp, onun yönetimine etken olarak katılan moleküllerdir.

Yaşamın ortaya çıkış neden ve mekanizmalarını araştıran bilim adamlarına göre, kuramsal olarak, hücre içinde mevcut organik mokekülleri, DNA ve RNA’yı, mineralleri ve daha ne varsa hepsini, ölçülü bir şekilde bir araya getirerek canlı bir hücre oluşturmak mümkündür.

Bu konuya kendilerini adamış bilim adamlarının yukardaki kuramsal ifadesinin doğruluğunu saptamaya, hatta denemeye teşebbüs etmeye bile, olanak yoktur. Çünkü biyoteknolojik olarak hücrenin moleküler öğelerini bir araya getirmeye olanak yoktur. Ayrıca bu moleküllerin kendilerine göre bir hücreye katılma sırası vardır. Milylarlarca molekülü bu sırayı izleyerek bir araya getirmenin olanaksızlığı meydandadır.

Biyologlar ve genetikçiler ayrıca, hücresel etkinliklerin yalnız genler tarafından saptandığına inanmaktadırlar. Onlara göre genler hücrenin ne yapmasını istiyorlarsa, hücreler yalnız onu yapmaktadırlar. Hücreler diğer emirlere boyun eğmezler. Diğer direktifleri ancak genler üzerinden geliyorlarsa, uygularlar..

Bu ne kadar doğru bir ifadedir? Hücreler genleri aracılığı ile de olsa, bazı diğer dış etkenlere gereksinim duyarlar mı? Genleri dışında hücreleri yönlendiren başka etkenler var mıdır? Onlarsız hücre var olabilir mi?

Son yıllarda ünlü Harvard Biyoloji profesörü Richard Lewontin’in önderliğinde yeni bir eğilim ortaya çıkmıştır. Bu eğilim kesin olarak tutacağa benzemektedir. Lewontin’e göre yaşam, genetik olarak şifrelenen mokeküllerin birikiminden çok daha fazla bir fenomendir. Bu konuda Lewontin “Triple Helix” başlıklı bir de kitap yazmıştır. Bilindiği üzere çağdaş yaşam, bir iki istisnası ile, çifte sarmal DNA molekülünün varlığına gereksinim gösterir. Üçli sarmal da ne demektir?

Lewontin’e göre üçüncü sarmal hücrenin dışındaki koşullarla ilgilidir. Çünkü yaşam yalnız şifrelenen moleküllerin ve diğerlerinin bir araya gelmesinden değil, aynı zamanda daha başka etkenlerin de varlığına gereksinim gösteren süreçler dizisinden oluşmuştur. Lewontin’in kitabında bu etkiler üçüncü helix ile sembolize edilmişlerdir.

Peki bu etkenler nelerdir?

Doğada canlılar yalnız genlerinin etkisi altında etkinlik göstermezler. Canlılar, çevrelerinde mevcut diğer etkenlerle çok yakın bir ilişki içindedirler ve onları dikte ettirdiği koşullara uymakla yükümlüdürler.
Mısır, buğday ve pamuk ürünlerinin çevreya bağlı olarak değişmesi, tropikal sarılgan bitkilerin gösterdiği çeşitlilikler, her Galapagos adasında farklı bir ispinoz kuşunun gelişmiş olması ve diğer sayısız gözlemler örnek olarak gösterilebilir. Lewontin’e göre üçüncü sarmal, canlı ile içinde yaşadığı ortam arasında mevcut, her biri diğerinin oluşmasını sağlayan diyalektiktir.

Bence Lewontin’in bu buluşu son derece mantıklı bir çıkarsamadır. Canlıların en büyük özelliği çevrelerine uymalarıdır. Canlılar sadece molekül ve atomlardan oluşmuş varlıklar değillerdir. Uygun koşullar olmadan bu moleküller bir araya gelerek, canlı hücreye dönüşmüş olmamalıdırlar.

Canlı hücrelerin çoğalmaları, fonksiyonlarını yapabilmeleri, yaşamlarını belli bir zaman sürdürebilmeleri için genlerinin yanı sıra bazı dış etkenlere de gereksinimleri vardır.

Başka bir deyişle, bütün öğelerini en ince ayrıntısına kadar kesin olarak bilsek de, onları bir araya getirerek canlı ve fonksiyonel bir hücreyi oluşturmamız mümkün olmayabilir. Ya da oluşan hücre dünyada mevcut diğer hücrelere benzemeyebilir.

Bu nedenlerden dolayı Lewontin’den esinlenerek ben,yaşamın, diyalektik bir fenomen olduğunu iddia ediyorum…..


Not:
Bu konuda bir kaç yorum daha yapmak istiyorum.Genler etkilerini bir vakumda veya tek başlarına gerçekleştirmezler. Görevlerini başarırken çeşitli etkenlerle tepkileşirler. Bu etkenler fiziksel de olabilir, biyolojik ve kimyasal da. Sahilde yaşayan canlılar, çok sayıda etkenlerin arasında ayrıca aynı zamanda, sürekli olarak sahile vuran dalgaların da etkisi altındadırlar. Bu yüzden denizin derinliklerinde yaşayan canlılardan oldukca farklı bazı biyolojik nitelikler kazanmışlardır. Bu canlıların almış olduğu şekilden (fenotipik niteliklerden), genler ve dalgalar birlikte sorumludurlar. Dalgalardan bir tür yardım almadan ve onlardan yararlanmadan genler tek başlarına bu ortama uyan canlıların ortaya çıkmasını, orada yaşayıp, çoğalmalarını, gelişme ve evrimlerini sağlayamazlar. Bu canlıların evrimi genlerinden çok dalgalarla ilgilidir. Zamanla artan veya azalan dalgalara uyum yapmak zorundadırlar. Bu da genlerin etkinliklerinin değiştirilmesi ile başarılır. Aslında evrim süreci genlere dikte edilen dış etkenlerdir. Hücre zarı üzerine etki yapan çeşitli etkenlerin, bazı mekanizmalarla çekirdeğe ulaşan sinyallere dönüştüğü ve bu sinyallerin genleri etkilediği tahmin edilmektedir. Ortama uyum ve zamanla evrimleşme, bu sinyallere uygun yanıtların verilmesi ile başarılıyor olmalıdır.

Dünyadan daha büyük veya daha küçük bir gezegende ortaya çıkacak yaşamda canlıların alacağı şekil ve nitelikler, dünyadaki canlılardan çok farklı olacaktır. Canlılar yer çekiminden, rüzgardan, kozmik ışınlardan, iklimlerden, yerel topoğrafiden ve daha yüzlerce, hatta binlerce değişgenden önemli ölcüde etkilenmektedirler. Hem sülfürlü kaynar sularda (volkan ve gayzerlerde), hem de kutuplarda yaşayan bakteriler vardır. Bize göre bu aşırı ortamlar bu bakterilerin yaşadığı, üreyip çoğaldığı ve geliştiği normal koşullardır. Onların değişmesi durumunda bakteriler oralarda artık yaşamlarını sürdüremeyecekler ve yok olacaklardır.

Genel olarak canlılar, özel olarak insanlar birkaç bencil genin ürünü değillerdir. Yaşam çok sayıda değişgeni olan diyalektik bir fenomendir.

Her na kadar yaşamı dört döneme ayırarak incelediysem de, gününüzde yaşamın başlangıç senaryosunu ve kronolojik sırasını kesin olarak bilmek olanaksızdır. Çünkü her süreç kendinden sonrakilerle birlikte ve içi içe gelişmis, onlarla birlikte evrime uğramıştır. RNA ve proteinler arasındaki ilişkiler orijinalitelerini yitireli aradan muhtemelen 3 milyar yıl geçmiştir. DNA, RNA’dan kaynak almış olmalıdır. Bence bunun aksi düşünülemez. Çünkü ortada DNA’ya benzeyen bir molekül varken, DNA’nın kendini başka moleküller aracılığı ile sentez etmesi pratik bir çözüm değildir. Bu çıkarsamadan hareket ederek RNA’nın daha önce geldiğini ileri sürebiliriz. Yaşam öyle bir zamandan geçmiştir ki RNA hem genetik şifreyi taşıyan, hem onunla protein sentez eden, hem de kendini kopyalayan bir polimer olarak varlığını sürdürmüştür. Bu zaman ve mekan için RNA dünyası deniyor. DNA’nın ne zaman dünyaya geldiği meçhuldür. Ama bu gözlem, bu ilginç durum hakkında hiç bir şey söylenemez, mantıklı çıkarsamalar yapılamaz demek de değildir. RNA nasıl olduysa kendi benzeri çifte sarmal bir polimere dönüşebilmiştir. Koşullar bir hücrenin böyle davranmasını gerekli kılmıştır. Ya da bu moleküler aparatusa sahip olan ilk hücre bir avantaja sahip olmuştur. Bu avantaj ne olabilir? RNA sorumluluklarının bazılarından kendini soyutlayarak asıl görevi olan protein sentezine konzantre olmaya başlamış ve bu arada üç ayrı aileye özelleşmiştir. Mesenger RNA, transport RNA ve ribozomal RNA.. Buna benzer bir mekanizma ile hücre içinde sentez edilen moleküller görev bölümü yapmış ve hücre çok daha sofistike bir strüktür kazanmıştır. DNA sentezi olayı, hücre çoğalması ve protein sentezi süreçlerinin de giderek karmaşıklaşmasına neden olmuş olmalıdır. Bu da canlıların giderek karmaşıklaşması sürecinin başlangıcını simgelemiş olabilir.

Hayvanların ilginç bir başlangıcı vardır. Bu başlangıç son derece ani olduğundan bir patlama ile özdeş tutulur ve “Cambrian Explosion” olarak isimlendirilir. Takriben 570 milyon yıl önce vuku bulmuştur. Bu dönem sırasında hayvanlarda bugün mevcut bütün vücut planları ve fazlası ortaya çıkmıştır. Kambrium patlamasında, 550 milyon yıl sonra insanların da yararlanacağı vücut planı, “pikaia” denen bir chordate tarafından temsil edilmiştir. Pikaia omurgalı bir hayvandır. Omurgası kıkırdaktan bile ilkel, jeloya benzer bir dokudan ibarettir. Bu dokunun yerini zamanla önce kıkırdak sonra kemik almıştır. Kıkırdak bazı hayvanlarda hala mevcuttur. Sanırım köpek balıklarında ve diğer bazılarında omurga kıkırdaktan ibarettir.. İlginç olarak insanların vertebrasından arada bir chordoma (kordoma) denen malign tümörler çıkar. İnsanlarda bile bu antik doku, ilk ortaya çıktığı pikaia daki şekli ile bir bakiye olarak varlığını sürdürmektedir. Buna bakiye demek doğru olmayabilir. Belki de bir görevi ve önemi bile vardır.. Neyse.. Konuyu dağıtmadan sadede gelmek istiyorum..

Bana göre RNA dünyasından DNA’lı dünyaya geçiş, işte bu Kambrian patlaması öncesinde vuku bulmuştur. Prekambrian dönem hakkında bilinenler çok azdır. Ama bu dönem fosillerinin yakından incelenmesi (Tomatian;Rusyada ve Ediacaran;Avustralyada, faunalar) çok hücreli yaratıkların giderek karmaşıklaştığını ve Kambrian döneminde aniden genişleyerek yayıldığını telkin etmektedir. Bence ilk DNA Kambrian patlamasından 700 miyon ile bir milyar yıl önce arasında bir zamanda sentez edilmiş olmalıdır.

Şimdilik burada durayım.. Konu ilginç ve bilinmezliklerle dolu.. Bu konuda kesin yorumlar yapmak da zor.. Yine de insan bu konularda spekülasyon yapmaktan kendini alamıyor..


HACI

December 20, 2005

HAVADA ÖLÜM VAR!

Dört duvar, yüksek bir tavan,
Geniş ve serin bir salon.
Garip bir koku var havada.
Üç mermer masa var ortada...
Altı kişi var odada.
Üçü mermer masalarda....
Penceresiz geniş salonda.....

Gece yarısı bile olsa, gün gibi aydınlık.
Hastahanenin morgu yine de,
Korkutucu ve zifiri karanlık..

Kanlı organ dolu kovalar var kenarlarda..
Garip bir sessizlik var odada.
Bir erkek, bir kız çocuğu ve bir kadın,
Yatıyor mermer masalarda...
Başkaları yatıyordu dün…
Yarın daha başkaları yatacak, aynı masalarda..

Biri kadın, üç doktor, bistürü ellerinde,
Onların başucunda...
Bistürünün kestiği yerler kanamıyor.
Acı ve ızdırap yok artık,
Yalnız ölüm var havada...

Havada ölüm var....

Akan musluklarda,
Kanlı organlarla dolu kovalarda,
Atmayan kalplerde,
Görmeyen gözlerde,
Kesilip parçalanmaktan yakınmayan,
Canı yanmayan cesetlerde.......

Buz gibi mermer masalardan görünmeyen bir buğu gibi yükseliyor ölüm...
Soğuk, beyaz, duygusuz duvarlardan yansıyor,
Ve salondan koridora taşıyor...
Her kapı açılışında ağır bir koku yayılıyor....
Kapıdan ve kapı aralıklarından sızıyor ölüm....
Hızla üst katlara tırmanıyor,
Hastaları ziyaret ediyor,
Görevini yapıyor...

Burasi ünlü bir kanser hastahanesi...
Sonsuza gidecek tren buradan kalkıyor...
Havada ölüm var....
Hastane koridorlarında ölüm kol geziyor....

Burası benim mekanımdı bir zamanlar..
Üç doktordan biri de bendim.....
Rosewell Park Memorial'da çok insan kestim..

HACI

December 06, 2005

MELANKOLİ......

Yalnız doğdum,
Yalnız öleceğim...
Ama yine de,
Yalnızlığımın bilinmesini istemem,
Ağladığımın da..

Ben hep yalnız ağlarım...

Duş alırken,
Kuytu bir yerden geçerken,
Karanlık bir köşeyi dönerken,
Issız bir yolda yürürken,

Ben hep yalnız ağlarım...

Elektrikler kesilince,
Işıklar sönünce,
Güneş tutulunca.....
Ay doğmayınca,
Uzun kış gecelerinde,
Yorganı başıma çekince,
Yalnız kaldığım her fırsatta,
Ben hep ağlarım....

Yalnız kaldığım zaman ağlarım,
Ama yalnızlığıma ağlamam,
Ağlamak için yalnız kalırım,

Ben hep yalnız ağlarım...

Rahatlamak için ağlamam,
Çünkü ağlayarak rahatlamam,
Ağlamak için ağlarım,

Ben hep yalnız ağlarım......

Anlaşılmak için de ağlamam,
Çünkü ağlayınca anlaşılmam,
Anlaşılmadığım için ağlarım,

Ben hep yalnız ağlarım.....

Bazan sevinçten ağlarım,
Bazan hüzünden,
Bazan neş’eden,
Bazan kederden.

Bazan anımsadıklarımdır beni ağlatan,
Bazan anımsayamadıklarım,
Bazan sevdiklerimdir,
Bazan sevmediklerim.....

Ben hep yalnız ağlarım...

Bazan eskiden çektiklerim,
İçindir, gözyaşlarım,
Bazan eskiden çektirdiklerim,

Ve bazan ilerde,
Çekeceklerimle,
Çektireceklerim.....

Ben her yalnız kaldığımda ağlarım......


HACI

November 14, 2005

SİHRE İNANIR MISINIZ?

Sihir ve sihirbazlık konusunda Arthur C. Clarke’ın veciz bir tümcesi vardır...

Yeterince ileri her teknoloji sihirbazlıktır.
Magic is any sufficiently advanced technology…

Doğanın biz insanlara yansıttığı yüzü, hiç kuşkusuz, sihirlerin en görkemlisidir. Doğanın gizemi onun muhteşem teknolojisinde gizlidir. Sihre inanmadan onları çözmek mümkün değildir. İnsanlar sihre inanmak zorundadırlar. Çünkü yalnız sihre inananlar doğanın sırlarına ulaşma ve onları çözme olanağına sahiptirler. Diğerleri onları izleyecek ve çok arkadan geleceklerdir. Sihre inanmayanlar için doğanın gizemi doğa üstü ve ötesi fenomenlerinde saklıdır. Bu bağlamda sihir, bilim demektir. Bilimin sihri doğanın gizemini çözmeye yöneliktir.

Bu sihrin gücü azdır ama, giderek artmaktadır. Doğa artık bilime direnmekte güçlük çekmekte ve sırlarını yavaş yavaş ifşa etmeye zorlanmaktadır. Bilim doğanın görkemli teknolojisi ile amansız bir mücadele içindedir. Amaç yalnız doğanın sırlarını onunla paylaşmak değildir. Aynı zamanda ona faik olmaktır.... Buluşlari ile insanlar kendi teknolojik sihirbazlıklarını ortaya koymakta gecikmemişlerdir. Artık doğaya yalnız hayranlıkla bakmamakta, aynı zamanda onu taklit de etmektedirler. Ama yine de daha sayısız doğal sihre çözüm getirmek zorundadırlar.

Çoğu kere insanların imajinasyonları geliştirdikleri teknolojinin çok önünde gezinir ve doğal olguları anlamaya, gizemlerine penetre olmaya çalışır. Girdiği gizemli dünyada sayısız sihirlerle karşılaşır insan ve onları çözmek ister. Elinde yeterince bilgi birikimi ve teknoloji olmadığı için onları, imajinasyonları ile çözmekten başka çaresi yoktur.

Ender bazı durumlarda insanın imajinasyonu her hangi bir objenin varlığını tahayyül edemez. Yine de o sihirli objeleri matematik, sayılarla mükemmel bir şekilde tanımlayabilir. Matematik, bu sihirli objeleri, fazla bir zorlukla karşılaşmadan, insan imajinasyonunu düzeyine indirebilecek kadar ilginç bir sihirbazlıktır. Bahsedeceğim konu bir imajinasyon bile olamayacak kadar sihirli bir kavramın, matematik tarafından gösterilmesinin öyküsüdür.

Öklid (Euclid) geometrisinde üç boyut vardır. En, yükseklik ve derinlik... Bu kavram geometriye 2300 yıl hakim olmuştur. Kimse bunlara dördüncü bir boyut ekleyememiş, onu tahayyül bile edememiştir. Hatta bazıları dördüncü boyutun neden olmaması gerektiği konusunda kitaplar yazmış, bildiriler yayınlamışlardır. Dördüncü boyutun varlığı politik olarak da yanlıştır. Bu boyutu düşünmek ve üzerinde ahkam kesmek nerdeyse bir suçtur. Kendi zamanlarının büyük beyinleri dördüncü boyutu şeytanın oyunu olarak ilan etmişler ve konu ile iştigal edenleri bilime ihanetle suçlamışlardır. Bütün bu hezeyanlar bir yaz günü, 1854 yılının 10 Haziran’ında aniden durmak zorunda kalmışlardır. O gün Georg Bernhard Riemann’ın önderliğinde üst boyutlarla ifade edilen yeni ve çok daha sofistike bir geometri doğmuştur. O günden sonra artık üçgenin iç açılarının toplamı 180 derece olmak zorunda değildir. Parelel çizgiler birbirlerini kesebileceklerdir. İki nokta arasındaki en kısa mesafe düz çizgi değildir. Öklid geometrisi Riemann’ın zarif bir jestiyle dama atılmış, yerini Riemann’ın geometrisine terketmiştir.

Riemann’ın dördüncü boyutu kafasında nasıl canlandırdığını bilmeye olanak yok. Ama onu matematiksel olarak ifade etmede hiç zorlanmadığı da kesin. Riemann bunu eğlence veya meşgale olsun diye de yapmıyor. Öklid geometrisine meydan okumanın bazı pratik yararları olacağını da düşünüyor. Hatta fizikte bir devrim başarabileceğine inanıyor. Son zamanlarda giderek zayıflamasına ve sinirlerinin bozulmasına rağmen, elektrik ve manyetik güçlerin, tek bir gücün farklı manifestasyonları olması gerçeğinden hareket ederek, onların doğası üzerinde araştırmalar yapmaya başlıyor. Riemann’ın kafasında çok farklı bir güç kavramı oluşmaya ve güçlerin doğası hakkında ilginç bir kuram geliştirmeye başlıyor. Önce düz bir kağıt üzerinde yaşamakta olan iki boyutlu bir yaratığı imgeliyor. Daha sonra bu iki boyutlu yaratığı buruşuk bir kağıt üzerine koyuyor.... İki boyutlu yaratığın bu buruşuk (üç boyutlu) kağıt üzerinde nasıl yaşayacağını ve onun nasıl imgeleyeceğini düşünüyor. İki boyutlu yaratığın içinde yaşadığı üç boyutlu ortamı öyle algılayamayacağını ve yine iki boyutlu olarak görmeye devam edeceğini anlıyor. İki boyutlu yaratığın bu üç boyutlu obje üzerinde düz bir çizgi üzerinde hareket ederken, gizli bir gücün etkisi altında sağa ve sola doğru yönlendirildiğini gözlemleyeceğini düşünüyor. Bu gücün geometrinin doğasından kaynak aldığı sonucunu çıkarıyor.

Daha sonra dört boyutlu bir ortamda yaşayan ve dördüncü boyutu algılayamayan üç boyutlu bir yaratığın, dördüncü boyutu algılayamaması gerektiği sonucuna varıyor. Evrenin eğrilmiş, büzülmüş olduğunu bizim farketmediğimiz gerçeğini düşünüyor ve şu ilginç sonuca varıyor:

Elektrik, manyetizma ve çekim güçleri, içinde yaşadığımız ve yalnız üç boyutlu olarak algıladığımız evrenin, dört boyutlu bir buruşmuş şeklinden başka bir şey değildir. Biz dördüncü boyutu algılayamıyoruz. Çünkü biz yalnız üç boyutu algılamak üzere proğramlanmışız... Öyleyse bu güçler mevcut üç boyutlu geometrinin distorsiyonundan başka bir şey değil...

Bu müthiş çıkarsama bugün kuramsal fiziğin en dominan temalarından biridir. Doğal yasaları dört ve ötesi boyutlarla açıklamak çok daha kolaydır. Bu yasaların bir üst boyuttan kaynak alıp, bizim algıladığımız boyutlara yansıması , güçlerle ilgili sorunların birçoğunun kolaylıkla çözülmesini sağlayacaktır. Düşlerinin peşinde koşan insanlar kuralları da kendileri tasarımlayacaklardır. Rüya görürken eski kurallara uyulmamalıdır. Ama bu yaklaşım, bu açıklamanın bir fantazi olabileceği olasalığını da artıracaktır.
Riemann’da böyle yapmış, düşlerinin peşinde koşarken yeni bir geometri yaratmıştır. Riemann, Pitagor teoreminden yola çıkmıştır. Bu teoreme göre, dik üçgende kısa kenarların karesinin toplamı, uzun kenarın (hipotenusun) karesine eşittir. Bunu matematiksel olarak şöyle ifade edebiliriz..

a2+b2=c2

Bu teoremi üç boyutlu evrene uygularsak ne olur?
Bir küp alalım. Üç bitişik kenarların karelerinin toplamı, köşegenin karesine eşittir..
Kenarlar a, b ve c olsunlar.. Köşegen ise d.......

a2+b2+c2=d2

Boyutları artıralım ve teoremi tekrar sayılarla ifade edelim. Her ne kadar bu boyutları imgelemek mümkün değilse de, onları sayılarla ifade etmek mümkündür ve çok kolaydır. Bütün yapılacak boyut sayını N olarak nitelendirmektir. N her sayı olabilir.

Köşegeni “z” olan, çok boyutlu bir küp imgeleyelim. İmgeleyemiyorsak da varlığını kabul edelim. Pitagor teoremini bu küpte nasıl ifade edebiliriz..

a2+b2+c2+d2+...........=z2

İnsan beyni çok boyutlu bir küpü tahayyül edemese de, onunla ilgili hesapları yapabilmektedir. Matematiğin sihirli dünyasında birbirlerine sıkı sıkıya sarılmış çok sayıda boyut, büyük bir coşku içinde eşlik ettikler müziğe ayak uydurarak dans etmektedirler. O sihirli evrende herşey mümkündür...

Görüldüğü üzere matematik, sayısız boyutlu bir objenin varlığını bize sayılarla demonstre edebilmektedir. Bu durumda dördüncü boyutu ve diğerlerini reddetmek mümkün müdür? Çok boyutlu bir obje var olabilir mi? Çok boyutlu bir obje var olamaz. Buna eminiz. Ama yüz boyutlu bile olsa bir küp matematiksel olarak kolaylıkla ifade edilebilir. Ama belirtilen nedir? Aslında ifade edilen imgelenmesi olanaksız bir fantazi objedir. Kendisi yoktur. Ama onun matematiksel tanımı vardır. Başka bir deyişle kendisi yoktur ama, ruhu vardır. Kendisi somut olarak asla var olamayacaktır. Bazı sayılar ve formüllerle ifade edilen soyut bir sembol olarak kalacaktır. Pitagor teoreminin çok boyutlu bir obje için uygulanabilir olması, çok boyutlu objelerin varlığı için yeterli bir neden değildir. Bu şekilde algılanan çok boyutluluğu bir yanılsama veya artefakt olarak kabul etmek gerekmektedir.

Bu ilinç soruna başka bir açıdan da yaklaşabiliriz. Objelerin boyutlarının üçle sınırlandığını kabul edelim ve onları dört veya daha fazla boyutlu bir ortamda düşleyelim. Yani objeler üç boyutludurlar ama, içinde bulundukları ortamda boyutlar üçten fazladır. Böyle bir ortamda canlılar yalnız üç boyutu algılayacaklardır. Algılanamayan boyutların önemi nedir? O boyutlar algılanan boyutlardaki fizik yasalarını mı dikte ettirmektedirler? Daha başka ne önemleri olabilir? Bazı hayvanlar o boyutları algılayablilirler mi? Göçebe hayvanlar yollarını o boyutlar aracılığı ile mi bulmaktadırlar. Bazı hayvanların yaşamında o boyutların özel bir yeri ve önemi mi vardır? Kuramsal olarak bütün bu olasalıklar mümkündür.

1919 yılı Nisan ayında Einstein o zamana kadar ismi meçhul bir matematikçiden nefesini kesen ilginç bir mektup alır. Theodr Kaluza kısa mektubunda Einstein’a elektromanyetizma ile ilgili sırları çözebilecek bir kuram teklif etmektedir. Kaluza Einstein’ın çekim kuramı ile, Maxwell’ın ışık teorisini beşinci boyutta birleştiren bir kuram geliştirmiştir. Üç fizik boyut ve zamanın üstünde beşinci boyut vardır. Ve o elektromanyetik güç o boyutla ilgilidir... Kaluza kendisinden önce bu konu ile ilgilenen Riemann gibi, ışığın beşinci boyutun dalgalanmasından ortaya çıkan bir fenomen olarak kabul etmektedir. Diğerlerinden farklı olarak Kaluza, sayılarla çok mantıklı bir şekilde ifade edilen bir kuram ortaya atmıştır.

Einstein bu yazı üzerinde iki yıl kafa patlatmış ve sonunda önemli bir makale olduğuna ve yayınlanması gerektiğine inanarak, “Sitzungsberichte Preussische Akademie der Wissenschaften” mecmuasında “On the Unity Problem of Physics” başlığı altında, yayınlamasını sağlamıştır. 1926 yılında İsveçli matematikçi Oskar Klein tarafından yeniden elden geçirilen kuram bundan sonra Kaluza-Klein kuramı olarak bilinir.

SİHİRLİ BİR KAVRAMIN ÖLÜŞÜ VE YENİDEN DİRİLİŞİ...

Kaluza-Klein kuramı ortaya atıldığında güçlerin doğası bilinmiyorlardı.. Kısa zaman sonra yalnız iki değil, dört gücün olduğu anlaşıldı. 1930'lu yıllarda Elektromanyetizm ve çekimin yanı sıra, atom içinde gizli, kuvvetli ve zayıf nükleer güçlerin de olduğu anlaşıldı. Daha da ötesi, elektromanyetik gücun kaynağı bulundu. Çekim dışında bütün güçler atomdan kaynak alıyorlardı. Bu durumda Kaluza-Klein kuramı artık varlığını sürdüremezdi.. Güçleri başka boyutlardan üç boyutlu evrene yansıyan etkiler olarak kabul etmek, evrene ilahi bir müdahale şeklinde yorumlanabilirdi. Nitekim Tanrı'nın varlığına inananlar, Big Bang'e de inanıyorlar, başka boyutlara da.. Şeytana da, melekler ve azraile de. Onları için zebaniler de bir gerçek, cebrail ve huriler de.......

Dört boyutlu bir cisim gördünüz mü? Görseniz tanıyabilir misiniz? Cisimlerin fizik nitelikleri vardır. Boyutları onların niteliklerinden biridir. Ağırlıkları vardır. Diğer cisimlerle tepkileşmeleri vardır. Şimdiye kadar yapılan deneylerin hiç birinde dördüncü bir boyutun varlığını düşündürecek fiziksel fenomenlerle karşılaşılmamıştır.

Öyle ise dördüncü boyut yoktur.

Dört boyutlu bir objenin varlığı ile, dört ve üstü boyutların varlığı arasında bir ilişki olmayabilir.. Evet.. Yanlış okumadınız.. Dört ve üstü boyutlu bir obje olmayabilir ama, kuramsal olarak dört, ondört, bindört boyut olabilir.. Bu ikisi farklı kavramlardır. En azından ben onların farklı kavramlar olduklarını düşünüyorum. Zaten Kaluza ve Riemann da öyle düşünüyordu. Tabii Rieman bir adım öteye gitmiş ve dört boyutlu objeyi matematiksel olarak demonstre bile etmişti. Kaluza ise üç boyutlu evrenin buruşuk bir kağıt gibi, dört boyutlu bir evrende var olduğuna inanıyordu... Biz dört boyutlu bir evrende yaşıyorduk ama, yalnız üç boyutun farkında idik. Tabii bu kuram güçlerin kaynağı anlaşıldıktan sonra kendi üstüne çöktü...

Son zamanlarda hyperspace kavramı yeniden canlandı ve 10, 25 veya daha çok boyutun olabileceği olasalığı üzerinde sayısız makaleler yazılmaya başlandı. Ben onlara gülüp geçmekle yetiniyorum ama, çağımızın en ünlü fizikçileri nedense onlara artık gülmüyor.. Bu boyutların görünmemesi bilim adamlarından bazılarını susturmaya yetmiyor. Çok boyutluluk kazandığı momentum yüzünden aldı başını gidiyor. İnsan mantık ve sağ duyusu ile duracağa benzemiyor. Son yüzyıl içinde çok boyutluluk ilahi nitelikler kazandı. Artık önüne gelen onlardan bahsediyor ve onlar hakkında popüler bilim kitapları yazarak, paraları cebe indiriyor. Popüler bilimin para yapılan bir matahı oldu, hyperspace... Popüler bilim sonunda, geçici olarak da olsa, Tanrı'yı buldu.. Ama bu Tanrı'nın da fazla yaşayacağını sanmıyorum. Bence bu Tanrı daha doğmadan öldü...

Hyperspace kavramının popülarite kazanmasının nedenini quantum fiziği ile ilgili sihirbazlıkların bilimi etkilemesinde aramak yanlış olmaz. Yapılan gözlemleri bilimsel olarak açıklamak arzusu insanlarda önü geçilmez bir tutkuya dönüştü. Quantum mekaniğinde yapılan ilginç ve nerdeyse ilahi boyutlara ulaşan gözlemler sonunda bilim adamlarının imajinasyonunu da etkilemeye başladı ve onların sapkın düşüncelere yönelmesine neden oldu. String kuramı boyut sayısını 25'e kadar çıkardı. Hatta daha çok boyut olabileceği üzerinde tartışmalar yapılmakta.. Neden olmasın? Boyut sayısı neden dört, ondört, bindörtle kısıtlansın. Neden sonsuz olmasın?

Bu boyutların algılanamaması ve ölçülememesi de bir sorun oluşturmuyor artık. Ne gam! Sorun bu mu? Onun da üstesinden gelmek zor değil.. Bu boyutlar o kadar küçük ki, bir protondan bile milyarlarca kere milyar kere küçük. Planck kalınlığında.. O da ne demekse. Evrendeki en küçük birimler için Planck mesafesi, Planck zamanı gibi terimler kullanılır. Mevcut en küçüğü ifade etmek için....
İnsanların merakı ve olguları açıklamak arzusu, en akıllılarının bile bir noktada kafayı yemesine neden oluyor. Kafayı üşütmeye başlıyor bilim adamları. Olmayan şeyleri görmeye ve haklarında uzun kitaplar ve yazılar yazmaya başlıyorlar.. İnsanların hiç bir zaman varlıkları kanıtlanamayacakları ve varlıkları hakkında en ufak bir ip ucunun olmadığı fantaziler üzerinde bu kadar zaman kaybetmelerinin başka ne gibi bir nedeni olabilir mi dersinz?

Tanrı kavramı nereden çıktıysa, hyperspace kavramı da oradan çıkıyor. Bilim Tanrı'yı arıyor ve bulduğunu sanıyor..

Ne ilginç..........

HACI

Continue reading "SİHRE İNANIR MISINIZ? " »

November 13, 2005

ANTROPİK İLKE

Anthropic Principle...

Antropik ilke terimi 1973 yılında Copernicus’un 500’üncü doğum yıldönümünu kutlamak üzere Polonya’da yapılan bir toplantı sırasında İngiliz fizikçisi Brandon Carter tarafından ortaya atılmış ve hızla popüler olmuştur. Carter bilim adamlarının dikkatini o zamana kadar gözden kaçan ilginç bir yaklaşıma çekmiştir. Bu kavrama veya yaklaşıma göre dünyada yaşamın olabilmesi için bazı fiziksel değerlerin son derece dar sınırlar içinde kalması gerekmektedir. Yapılan hesaplar bu değerlerin şimdikinden çok az farklı olması durumunda bile, dünyada canlıların ortaya çıkmasının mümkün olamayacağını göstermektedir. Görünüşe göre canlılar varlıklarını son derece hassas bir dengeye sahip ve ince bir şekilde ayarlanmış olan bu fiziksel değerlere borçludur. Evren sanki onların ve insan bilincinin ortaya çıkmasını sağlamak için bu şekile tasarımlanmıştır.

Hristiyan din adamlarına göre anthropic principle, Tanrı’nın var olduğunun insanlığa müjdesidir. Bu fiziksel değerler o kadar dar sınırlar içinde tutulmuşlardır ki, en ufak bir sapma yaşamla asla bağdaşmayacaktır.

Bu değerler nelerdir?



a. Çekim gücü elektromanyetizmadan 10^39 kere daha zayıftır. Çekim elektromanyetizmadan 10^33 kere daha zayıf olsaydı, yıldızların yoğunluğu bir milyar kere daha az olacak ve yıldızlar yakıtlarını bir milyon kere hızlı tüketeceklerdi….
b. Zayıf nükleer güç, çekimden 10^28 kere daha güçlüdür. Bu güç biraz daha az olsaydı, evrendeki bütün hidrojen, helyuma dönüşürdü. Su ortaya çıkmazdı…
c. Kuvvetli nükleer gücün yüzde 2 az olması durumunda proton ve dolayısıyla atom oluşamazdı.
d. Protonla nötron arasındaki kütle farkı bir elektronun kütlesinin iki katıdır. Bu fark olmasaydı atomaltı zerrelerin hepsi ya proton ya da nötron olurdu. Atom oluşamazdı.
e. Karbon elementinin sentezi ve diğer elementlerle bağlar kurması için kuvvetli nükleer gücün, elektromanyetik güce oranı şimdiki gibi olmalıydı. En ufak bir sapmada bu mümkün olamazdı.


Copernicus insanı evrenin merkezinden uzaklaştıran müthiş bir bilim adamıdır. İroniye bakın ki onun doğum yıl dönümünde bir fizikçi insanı tekrar evrenin merkezine yerleştirmeye çalışmaktadır. Yahudi-Hristiyan’lar bu yaklaşımı son derece benimsemişler ve evrenin bir tasarımcısı ve yaratıcısı olduğu görüşünün kanıtı olarak kabul etmede gecikmemişlerldir. Bizim cahil Müslüman’lar, Harun Yahya aracılığı ile, ancak son yıllarda bu görüş üzerinde fikir yürütmeye başlamışlardır.

Allah evreni bilerek mi bu şekilde tasarımlamıştır? Bütün bunların anlamı nedir?
Antropik demek insanla ilgiliı demektir.

Üç türlü antropik ilke vardır.

1)Zayıf Antropik ilke: Buna göre evrendeki fizik değerler karbon bazlı canlıların ortaya çıkması için ayarlanmıştır. Daha derin bir anlamı yoktur.
2)Güçlü antropik ilke: Evren içinde entel olan ve olmayan karbon bazlı canlıların yaşaması için yaratılmıştır.
3)Nihai (en son) antropik ilke ye göre, evren entel yaratıkların ortaya çıkması için tasarımlanmıştır. Onlar ortaya çıktıktan sonra yaşam artık asla yok olmayacaklardır.

Copernicus’un 500’üncü doğum yıldönümünde bilim, bir İngiliz fizikçisi olan Brandon Carter tarafından beklenmedik bir saldırıya maruz kalmıştır. Carter’a göre dünyada yaşamın ve daha sonra bilinç, entelletüalite ve zekanın ortaya çıkabilmesi için, bazı fiziksel değerlerin son derece dar sınırlar içinde kalması gerekmektedir. Bu değerlerden en ufak bir sapma evrenin şimdiki fiziksel varlığı ile bağdaşmayan çok farklı bir evrenin ortaya çıkması demektir. Bu gözlemlerden hareket eden bazı bilim adamları farklı fiziksel strüktürlere sahip sonsuz evrenlerin, multiverslerin, olduğu kurgusunu ortaya atmışlardır. Fizik-metafizik sınırında yer alan bu spekülasyonlardan yararlanan din sektörü ise, bu gözlemlerin Tanrı’nın varlığını kanıtlayan bir müjde olduğu fantazisine bütün güçleri ile sarılarak, konunun ilahi boyutlar kazanmasını sağlamışlardır…

Antropik ilke kavramı kısa bir zaman içinde hızla yayılmış ve Hristiyan doktrininde yeni bir devrimin temellerini atmıştır. Copernicus insan ve dünya merkezli anlayışı yıkarak, astronomide devrim yapan bir devdir. Onun doğum gününde ortaya atılan bu şanssız iddia onun bilimsel mirasına indirilen kaba bir darbedir.

Bu ince ayarlar neyi kanıtlamaktadır?
Multiverslerin varlığını mı? Yoksa akıllı bir tasarımcının varlığını mı?

Evren son derece büyük ve karmaşık olduğu için bir yaratıcının tasarımlayamayacağı kadar büyük bir mekan mıdır?
Yalnız bir yaratıcı mı vardır?
Yoksa yaratıcı sayısı birden fazla mıdır?

Herşeyden önce mevcut değerlerin neden dar sınırlar içinde kalmış olduklarını açıklamak gerekmektedir. Daha sonra bu değerlerin değişebilir olup olmadıkları tartışılabilir...

Enerji maddeye nasıl dönüşmüştür?

Enerjinin maddeye nasıl dönüştüğünü bilmeden, bu soruları yanıtlamak olanaksızdır. Maddenin enerjiye dönüştüğünü biliyoruz ve atom reaktörleri, atom ve hidrojen bombaları ile bunu başarıyoruz. Ama henüz enerjiden madde oluşturmanın mekaniğini bilmiyoruz. Buna gereksinim de duymuyoruz. Çünkü etrafta yeterince madde mevcut. Bize maddeden çok, enerji gerekli.

Görüldüğü üzere konu birden basit bir gözlemden, son derece karmaşık bir soruna dönüşüyor. Tanrı, evrenin varlığını açıklayan teorilerden yalnız birisidir.. Tanrı kavramı ile rekabet eden daha çok sayıda kuram vardır.

Daha da ötesi, bir yaratıcının varlığı kuramı, diğer kuramlardan daha olası değil. Skeptical Inquirer’ın September/October 2004 sayısına göre, Bayes teoremi ile yapılan hesaplamalar doğaüstü bir yaratılışın daha olası olmadığını ortaya koymuştur.

Bu durumda antropik ilkeyi reddetmekten ve gözlemleri mantıklı bir şekilde aşağıdaki gibi açıklamaktan başka yapacak bir şey yoktur.

Fizik değerlerinin dar sınırlar içinde kalması canlıların ve insan gibi entellektüel yaratıkların ortaya çıkması için gerekli koşulların akıllı bir yaratıcı tarafından tasarımlanması demek değildir. Bu değerler böyle oldukları için canlılar vardırlar. Bu değerlerin onlar için tasarımlanmış olduğu iddiası temelsizdir. Bu değerlerin neden böyle olduklarını bilmeye olanak yoktur. Çünkü enerjinin maddeye nasıl dönüştüğü bilinmemektedir. Bu değerlerin başka türlü olmasına da olanak yoktur. Çünkü o zaman o değerlerin neden farklı olduğunu sorgulayabilecek entellektüel bir yaratığın ortaya çıkması mümkün değildir.

Fiziksel değerlerin farklı olduğu başka evrenler var olabilir mi?

Bu soruyu da kesin olarak yanıtlamak mümkün değildir. Bu konuda bilinen hemen hiç bir şey yoktur. Dolayısıyla multiversler spekülasyon olmaktan bile ötede yer alan fantazilerdir. Fantazilerin bilimde yeri yoktur.

Bütün bunlara rağmen bilim son zamanlarda giderek metafiziğe doğru kaymakta, ünlü ve değerli bilim adamları kendi fantazileri ile bilimi zenginleştirmektedirler. Bunun temel nedeni bilim adamlarının yapılan gözlemleri açıklamada güçlük çekilmesinden yararlanarak ün ve para peşinde koşmalarıdır. Din de, bilimi yakından izlemekte ve her seferinde yapılan gözlemlerin açıklanamamalarından yararlanarak, Tanrı’nın varlığının kanıtlandığını ileri sürmektedir.

Her ilginç ve şaşırtıcı gözlemde Tanrı’yı aramak ve bulmak yeni değildir. İnsanlık Tanrı’yı binlerce yıldır aramakta ve her seferinde bulmaktadır. Bulunan bu Tanrı, hemen her seferinde, tekrar bulunmak üzere, yok olmaktadır. İlerde bilim Tanrı’nın varlığına işaret eden daha sayısız gözlemler yapacaktır. Sürekli bir Tanrı arayışı içinde olan insanlık, bilimin yaptığı gözlemleri ilahi bir tasarımcının varlığı ile açıklamaktan asla yorulmayacakdır…

HACI

October 03, 2005

CANLI YARATIKLAR CANSIZ VARLIKLARDAN ÇIKMIŞLARDIR.

Doğa kendisi ile ilgili anıların çoğunu bilgi olarak kaydeden fiziksel bir yapıya sahiptir. Onları kaydedecek eli, kolu ve aklı yoktur belki ama, Big Bang’den beri geçerli anılarını saklamada yararlandığı bazı kurallara sahiptir. Onlara sadık kalarak, arkada bıraktığı hemen her anını, onları yakından incelemek isteyen akıllı yaratıklara bilgi şeklinde ifşa edebilmektedir. Evrenin biz insanlardan uymamızı istediği tek koşul, kendi tasarımladığı oyunu, O’nun kuralları çerçevesi dışına çıkmadan oynamamızdır. Buna biz bilimsellik diyoruz. Doğayı inceleyen insan aslında kendini ve geçmişini de incelemektedir. Doğa ile ilgili her şey aynı zamanda insanın kendisi ve geçmişi ile de ilgilidir. İnsan doğanın bilincidir. Evren, ortaya çıkışının 14’üncü milyar yılında insanı yaratarak, onda bilince kavuşmuştur. Yalnız kendisini farketmekle kalmamıştır, evren. Aynı zamanda kendisini yakından tanımaya ve bazı ilkeleri yakından izleyerek kendi geçmişini de öğrenmeye başlamıştır….

İnsanı içinden çıktığı canlı ve cansız kaynaklardan soyutlayamayız. Bunu yaptığımız an bilimsellikten uzaklaşırız. Bu yaklaşım kör bir sondur. Bizi hiç bir yere götürmez. Saptığımız çıkmaz sokakta evren, insanlar ve canlılar hakkında doğru ve yararlı hiç bir sonuca varamadan kaybolur, gideriz.

Kendimizi gerçekten tanımak istiyorsak yalnız diğer canlı yaratıkların değil, cansız varlıkların da devamı olduğumuzu kabul etmek zorundayız. Bu ilginç gerçeği kabul etmemek mümkün değildir. Çünkü bunları reddetiğimiz an, kendimizle ilgili gizeme çözüm getirecek yoldan sapmışız demektir.

Yaşamımızın başlangıcını Big Bang’de ve yıldızların merkezindeki fırınlarda aramak, onun Tanrısal bir emirle başladığını iddia etmekten çok daha yararlıdır. Hatta diyebilirim ki, bu yoldan en ufak bir şekilde sapmak, yalnız kendi geçmişimizi değil, bütün evrenin ortaya çıkış nedenlerini yanlış yorumlamak demektir….

İnsan olarak, canlı olarak, cansız madde olarak birer yıldız tozu olduğumuzu ihmal edemeyiz. Birçoğumuz için bu mütevazi başlangıç, kabul edilemeyecek kadar onur kırıcı bir durumdur. Onurumuzu hayvanlara ve cansız maddelere empoze edecek kadar kibirliyizdir. Onların devamı olduğumuz gerçeğini hasır altı etmek için katetmeyeceğimiz mesafe, uydurmayacağımız yalan yoktur. Gururumuzu gıdıkladığına inandığımız o yalanların bizleri bir düş alemine sürüklediğini ve oradan kurtulmanın ancak kendi sapkın kibirimizden kurtulmakla mümkün olabileceğini ihmal etmemeliyiz. Doğa içindeki yerimizi doğru olarak değerlendirmek için buna mecburuz.

İnsan hayvanların devamıdır. Hayvanlar ise diğer hayvanların... Onlar da cansız maddelerin....... Cansız maddeler diğer cansız maddelerin devamıdır. Onlar da diğerlerinin.... Öyle ise hiç çekinmeden iddia edebiliriz ki, canlı cansız hepimizin ortak bir başlangıcı vardır ve o Big Bang’dir. Cansız maddelerin bir araya gelerek canlıları oluşturamayacağını iddia eden görüş, insan yaşamına bir anlam getirmede ve canlılığın gizemini çözmede değersiz bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım öyle düşünenleri çıkmaz bir sokağa götürecektir. Yalnız yanlış değildir bu görüş. Aynı zamanda insan entellektüalitesine karşı kaba, çirkin, hatta iğrenç bile diyebileceğim bir müdahaledir.

Yalnız tek bir gerçek vardır ve ona ulaşacak yol bilimselliktir.... Nihai gerçek bu yoldan yapılacak en ufak sapmalara karşı bile son derece duyarlıdır. Arada bir yanlış bir patika izlenecek ve çıkmaz bir sokağa sapılacaktır. Oradan hemen uzaklaşarak, bizi peşine düştüğümüz nihai gerçeğe götürecek ana yola geri dönmemiz gerekmektedir. Bu süreç sırasında yolumuzu aydınlatacak ışık ilahi değildir. Somut ve katı bilimsel kurallardır.

Canlılarda vital force denen bir gücün, bir tür ruhun olduğu 19’uncu yüzyıla kadar ulaşan ve orada kaybolan bir kavramdır. Hücrelerin çekirdekleri dışında sahip oldukları jelatinimsi madde için yakın zamanlara kadar protoplazma terimi kullanılırdı. Proto ilk ve öncü demektir. Protoplazma’nın yalnız canlılarda olan bir madde olduğuna inanılırdı. Şimdiye kadar yapılan bütün araştırmalarda, protoplazma denen oluşumun yalnız cansız atom ve moleküllerden ibaret olduğu anlaşılmış ve bu terim artık kullanılmaz olmuştur. Onun yerini alan yeni terim sitoplazma’dır. Hücre plazmasıdır, yani.

Canlıların yalnız cansız atom ve moleküllerden oluştuğu anlaşıldıktan sonra biyoloji bilimi dev adımlarla ilerlemiştir. Günümüzde tıp insanlığa her geçen gün biraz daha yararlı olmaktadır. İlahi bir gücün araştırılması zaman ve maddi kaynakların kaybına neden olacaktır. Hem bu gücün araştırılacağı bir yöntem bilinmemektedir.

HACI

September 21, 2005

TANRI KAVRAMI NASIL BİR DÜŞÜNCENİN ÜRÜNÜDÜR?

Mantık ve bilimsel düşünce, bilimsellik için yeterli değildir. Onlar bilimselliğin ön koşullarıdır. Her bilimsel düşüncenin doğru olması diye bir kural yoktur. Zaten çoğu yanlıştır. Bir iki istisnası ile bir kural olarak bilimsel düşüncenin kesin olarak doğru olabilmesi için laboratuvarda denenmesi ve deneylerin tekrarlanabilmesi gerekmektedir. Ya da büyük bir laboratuvar olan evrende bu düşünceler gözlemlenebilmelidir. Çoğu kere bunlar mümkün olmadığından, maddeyi yoktan var eden her kuram, büyük bir olasalıkla, tam olarak doğru değildir. Yaratılışın gizemini çözmeyi amaçlayan kuramlardan biri doğru bile olsa, her hangi bir şekilde kanıtlanamayacağından dolayı, doğru veya yanlış olması şimdilik önemli değildir.

Mantık ve bilimsel düşünce yolu ile açıklanamayan olguların var olması bizi Tanrı kavramına götürmektedir.

Ayrıca mantık ve bilimsel düşünce aracılığı ile açıklanamayan olguların var olması, onları ilerde bilimin çözebileceğini telkin eden varsayımlardır.

Bilim onları çözerek ilerler.

İnsan düşünce ve imajinasyonunun belli bir sınırı olmadığından dolayı, insan mantık ve bilimsel düşüncesinin de belli bir limiti olmamalıdır. Ancak, insan düşünce ve imajinasyonunun belli bir sınırı olmamasına rağmen, mantık ve bilimsel düşünce, mevcut koşullara ve içinde yaşanılan zamanın bilimsellik ve anlayış ölçülerine uymak zorunda olacaklarından, bir limite sahip olmalıdırlar.

Başka bir deyişle limit insan mantığının ve ona uygun olan bilimsel düşüncesinin doğasında mevcuttur.

Bu durumda insan düşünce ve imajinasyonunun belli sınırları olmadığı öncülü yanlıştır. Mantığa ve zamanın bilimsel gerçeklerine dayanarak hüküm veren insan düşüncesinin bir limiti olmalıdır.

Mantık ve bilimsel düşüncenin doğasında olan limit, limitsiz insan düşünce ve imajinasyonuna yansıyarak, onları etkileyecektir.

İnsan düşünce ve imajinasyonunun bir limiti olmamasına rağmen, mantık ve bilimsel bir çerçeve içinde kalmaya zorlanan insan düşünce ve imajinasyonu, ister istemez kendini kısıtlamak zorunda kalacak ve bir limite sahip olacaktır.

Başka bir deyişle, her düşünülen ve imgelenen olgu mantıklı ve bilimsel olmayabilir.

Bilim ve mantık, normal insan düşünce ve imajinasyonunun limitini saptar.

İnsan düşünce ve imajinasyonunun bu sınırlamadan kendini arındırması, mantık ve bilimsellikten uzaklaşmasını gerektirir.

İşte o zaman insan düşünce ve imajinasyonu tam anlamı ile özgürlüğe kavuşmuş demektir.

Mantık ve bilimsellik koşulları aranmayan insan düşünce ve imajinasyonlarının sınırı yoktur.

Tanrı kavramı bilimsel değildir. En iyimser bir olasalıkla, bilim aracılığı ile ne Tanrı’ya ulaşılabilir, ne de O’nun varlığı reddedilebilir.

Görüldüğü üzere, Tanrı kavramı mantığa ve bilimselliğe dayanmayan ve onlarla sınırlı olmayan düşünce ve imajinasyonların ürünüdür.


HACI


September 19, 2005

OLMAK İSTEDİKLERİM

Her şey olabilseydim, istediğim.....
Ne olmak isterdim önce, acaba?

Gün doğarken gölge olmak isterdim...
Üc şerefeli bir minarenin gölgesi...
Dimdik, iri, devasa
Heybetli......

Sis olmayı,
Ovalara inmeyi isterdim sonra,
Gün ısı ile yükselip,
Bulutlara ulaşmayı,
Yağmur olup,
Ovalara dönmeyi,
Kar olup dağları, tepelerı örtmeyi.....

Eriyip, ince bir dere olmak isterdim,
Nehirlerle birleşen,
Vadileri bıçak gibi yararak,
Okyanuslara yönelen...

Okyanuslarda dalga olmak isterdim...
Doğudan batıya koşan,
Geçmisten geleceğe yönelerek,
Özgürlüğe Yeni Dünya’da kavuşan...
Sonsuzlukla tanışmak,
İsterdim orada..
Ve sonra,
Doğaya geri dönmek,
Bir avuç kül olarak..

HACI

RENKLERLE SAAT.....

Tansökümü. Sabah.
Otlar uyanmış.
Çiçekler yeni yeni gerinmede
Saat tam su-pembe.
Henüz yeşile al var.

Öğle.
Gölgesiz ağaç diplerinde emekçi uykusu.
Yorgunluk bile yorulmuş.
Bir belirsizlik ki bezginlikle donmuş.
Kekre bir kan ılıklığı.
Saat sarıyı sıcak geçiyor.

Akşam.
Havada bir alaca susku.
Öbek öbek kuş bulutu göğü beneklemekte.
Saat kızılı MOR geçiyor.

Gece.
Kulağı kirişte ölüm.
Bir harıl harıl ipler, kelepçeler, pusular....
Ne ki,
Saat karaya ak var....
Tarih bir kez daha konuştu
Ve saat olmazı vurdu..

TAHSİN SARAÇ

ZAMAN

ZAMAN-1

Zaman, geçen, kullanılan, asla tüketilip yok edilemeyen, hep var olan, biriken, sayılabilir ve hesaplanabilir bir değer ve kendi dışında yer alan obje, süreç ve olgulara anlam veren, bir kavramdır. Tek başına mevcut değilidir. Olsa bile ölçülemez. Bir referansa gereksinim gösterir. Bir başlangıcı vardır. Dolayısıyla bir de sonu olmalıdır. Dayandığı referans somut bir nesne ile ilgili bir hareket de olabilir, bölünme, parçalanma, büyüme, genişleme, ortaya çıkma, yaratılma gibi herhangi fiziksel bir olgu da…. Bir kural olarak kendi dışında fiziksel bir olguya gereksinim gösterir. O olmadan var olamaz.

Zaman ayrıca çeşitli süreçleri anlamamıza yardım eden, onlarla ilgili niteliklerden bazılarının ölçülmesinde kullanılan bir değerdir.

Tek başına var olmaması zamanla ilgili niteliklerin en ilgincidir. Tek başına bir değer değildir. Kendisine eşlik eden bir refreransı yoksa ölçülemez ve bir anlam taşımaz. Bir başlangıcı olduğundan kendinden önceki bir döneme ışık tutmaz. Tek başına bir değer ve anlam taşımamasına rağmen, her seferinde somut bir varlıkla birlikte açığa çıktığı için, algılanmasa ve gözlemlenmese bile, her zaman var olduğu ileri sürülebilir. Birlikte ortaya çıktı madde veya enerji ile yakından ilgili olması, onun yapısının bir öğesi olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Bu gözlemler zamanın çıktığı kaynağın iyi bilinmediğini göstermektedir. Yine de diyebiliriz ki maddenin ortaya çıktığı an, zamanın başladığı andır. Zaman ve madde aynı anda ve birlikte yaratılmış olmalıdırlar. Zamanın daha önce mevcut olması anlamsızdır. Çünkü varlığını daha önce gözlemlemek mümkün değildir. Zamanın madde ile sıkı bir ilişki içinde olduğu kesindir. Ayrıca zaman, kendisinden sonra yaratılan diğer varlıklarla da yakın bir ilişki içinde olmalıdır. Onlardan biri uzaydır ve Big Bang’den 300 bin yıl sonra evrenin şeffaflaşması süreci sırasında açığa çıkmıştır. Zaman ışıkla, daha doğrusu ışık hızı ile de yakından ilgilidir.

Enerjinin maddeye dönüştüğü Big Bang, zamanın başladığı anı simgeler. Big Bang zamanın doğduğu sıfır noktadır. O andaki uzay yöresi sıfır genişliktedir.

Einstein’a göre zaman görelidir. Büyük cisimlerin yakınlarında zaman yavaşlar. Kara deliklerde çok yavaş geçmeye başlar. Durduğu bile söylenir. Einstein kara delikleri bilmiyordu. Genel görelik kuramına göre zaman büyük cisimlerin, örneğin dünyanın, yakınlarında yavaşlamalıdır. Bunun nedeni ışığın enerjisi ile frekansı (saniyedeki dalga sayısı) arasındaki ilişkidir. Enerji ne kadar büyükse, dalga sayısı da o kadar yüksektir. Işık dünyanın çekim alanında yukarı doğru hareket ederken enerji kaybetmekte ve frekansı düşmektedir. Yani ışık dalgaları arasındaki mesafe uzamaktadır. Yukardakilere göre dünya yüzeyinde vuku bulan olaylar biraz daha uzun zaman almaktadır.

Einstein’ın bu tahmininin doğruluğu, 1962 yılında bir su kulesinde deneye tabi tutulmuştur. Kulenin tepesine ve dibine son derece hassas atom saatleri konmuş ve aşağıdaki saatte zamanın daha yavaş ilerlediği gözlemlenmiştir. Çeşitli yüksekliklerdeki saatlerin hızları arasındaki fark günümüzde çok önemlidir. Çünkü günümüzde birinin yerini lokalize etmek ve kaybolmadan seyahat etmek uydularla sağlanmaktadır. Genel görelik kuramının ihmal edilmesi ve hesaplara dahil edilmemesi durumunda birkaç km’lik bir hata ortaya çıkmaktadır. Görelilik kuramının hesaplara eklenmesi durumunda, yanılma payı bir kaç santimetreyi geçmemektedir.

Işık hızının belli bir sınırı vardır. Işık yaklaşık saniyede 300 bin km’den daha hızlı hareket edemez. Zaman iki referans noktası arasındaki hareketi gösterdiğinden, zamanın geçme hızı ışık hızını geçemez. Başka bir deyişle zamanın maksimum geçmem hızı ışık hızına eşittir. Her ne kadar zaman ışık hızından daha hızlı geçemez ama, daha yavaş geçebilir.

Peki aynı şeyleri ışık hızı için de ileri sürebilir miyiz? Evet. İleri sürebiliriz. Işığın en fazla gidebileceği hız saniyede 300 bin km’dir ama, daha yavaş hareket edebilir. Işık hızına bu sınırı koyan, daha doğrusu bu sınır üzerinde etkili olan etkenler nelerdir? Işık hızı neden yavaşlar? Bunlar aynı zamanda zamanı yavaşlatan etkener midir? Zamanı yavaşlatan etkenler nelerdir?
Büyük kütlelerin yakınlarında zaman daha yavaş geçmektedir. Bir insan büyük bir cisme ne kadar yakın ise onun için zaman daha uzakta olan birine göre daha yavaş geçmektedir. Kütlecekim gücü zamanı uzatmaktadır. Bu durum deneysel olarak kanıtlanmıştır.

Bütün bunların anlamı nedir? Zamanın göreli olmasının ne gibi bir önemi ve anlamı olabilir?

HACI

ZAMAN-2

Zamanın Big Bang’le başladığına değinmiştik. Big Bang sırasında bir nesne patlayıp, genişlemiş, zaman, madde ve uzay ortaya çıkmıştır. Daha da ilginç olarak Big Bang’in ilk saniyesi içinde şimdiki evrenin önemli bir kısmı da yaratılmıştır. Bu oran kimine göre binde bir, kimine göre ise yüzde 70’dir.. Hangi oranı kabul ederseniz ediniz şurası bir gerçektir ki bu muhteşem bir genişlemedir.

Bu genişleme sırasında ışık hızlı en azından 100 kere geçilmiştir. Bu nasıl mümkün olabilir? Işık hızı nasıl ve neden geçilmiştir? Bu soruların yanıtına ilerde değineceğim. Ama şurasına hemen değinmede yarar vardır ki Big Bang kuramını açıklarken karşılaşılan bazı sorunları açıklamak için evrenin bir genişleme döneminden geçmesi ve bu dönemin ışık hızından hızlı olması gerekmektedir. Bu genişleme döneminde hıza henüz bir limit konmamış olabilir. Ya da genişleyen madde değildir, uzaydır. Nedenini bilmek mümkün olmayabilir. Genişlemenin hızının bir sınırının olmamasını, maddenin daha henüz oluşmamasında da aramak mümkündür. Madde olmadığı için ışık hızı sınırı aşılmıştır. Madde hıza limit koyuyor olabilir….

Einstein’ın görelik kuramına göre madde ile enerji arasında bir ilişki vardır. Işık hızının karesinin bu ikisi arasında birleştirici bir fonksiyonu olduğunu söyleyebiliriz. Bu formülün ayrıntısı beni aşar.. Aslında Einstein’ın bu formülünü anlayan çok az bilim adamı vardır.

Einstein’a göre uzayın bir dokusu vardır. Bu doku eğilebilir, bükülebilir, katlanabilir… Uzaydaki cisimler belki de hem bu dokunun bir tür deforme olmasına neden olmakta, hem de zamanı yavaşlatmaktadırlar. Madde ile birlikte zaman katılığını kaybetmekte ve daha plastik bir nitelik kazanmaktadır. Cisimlerin uzay dokusunda yaptığı katlanmalar için geodesik terimi kullanılır. Einstein’ın görelilik kuramına göre ışık bu yoları izleyerek yayıldığı için kırılmaktadır.

Büyük cisimlerin üstünde ve yakınlarında zamanın yavaşlamasının nedeni bu olabilir mi?

Bunun doğru yanıtını bilmeye elbette olanak yoktur. Big Bang’den önce madde olmadığı ve dolayısıyla zamanın sonsuz hızla geçtiği söylenebilir. O zamanda ışık hızı gibi bir sınır da olmayabilir. Kütle bu sonsuz hızı yavaşlatmış ve zaman yavaşlayarak kendini manifest etmiş olabilir. Kütle nasıl uzay dokusunda katlanmalara neden oluyorsa, zamanı da yavaşlatmaktadır…. Bu nedenden dolayı yaratılışının ilk anlarında evren hızla genişleyebilmiştir.

Bu kurama göre zaman, kütle ve enerji arasında E=MC^2 ile belirtilen bir ilişki vardır.

ZAMAN-3

Zaman hiç kuşkusuz fizik-metafizik sınırında yer alan müthiş bir olgudur. Bu kavramın tümüyle bilimsel olduğunu söyleyemeyiz. Buna rağmen zaman, nerdeyse elle tutulacak, gözle izlenecek ve geçtiği duyulacak kadar soyut bir kavramdır. Zaman termodinamiğin ikinci yasası ile ilginç bir uyum içindedir. Yalnız bir yöne doğru geçmesi zamanın bütün esprisi ve en önemli niteliğidir. Bu ilginç konuya ilerde değineceğim.

Bilimsel açıdan bakınca zamanın ne yöne doğru aktığı önemli değildir. Zamanın geriye doğru akması ile ileriye doğru ilerlemesi arasında hiç bir fark yoktur. Einstein’ın özel görelilik kuramına göre de böyle bir fark olmamalıdır. Bilimsel kurallar geçmişi ve geleceği ayırmazlar. Bilimsel yasalar çeşitli karmaşık olgularıın icraatı sırasında değişmezler. Yani simetri bozulmaz. Bu bilimsel ilke üç harfle belirtilebilir.

C, P ve T……

C: Changing particles for antiparticles… Madde zerrelerini anti madde zerreleri ile değiştirmek fizik yasalarını değiştirmez.

P: Ayna hayali durumlarında fizik yasaları değişmez. Sağ ve sol aynı fizik yasalarına uyarlar..

T: Bütün zerrelerin yönlerinin değişmesi, ters yöne dönmesi, fizik yasalarını değiştirmez.

Fizik yasaları evrenin her yerinde aynıdırlar. Daha da ilginci, çeşitli kombinasyonlar sırasında da bilimsel kurallar değişmez. C ve P’nin veya üçünün birlikte değişmesi halinde de kurallar değişmez. Öyle ise yalnız T’nin değiştiği durumlarda da kurallar aynı kalır. Değişmez.

Yine de biz insanlar için zamanın ileri doğru hareket etmesi ile geriye doğru yönelmesi arasında bazı önemli farklar vardır. Bu farkların nedeni nedir?

Bu durumun nedeni entropi denen durumdur. Entropi ikinci termodinamik yasasıdır. Bu yasaya göre kapalı sistemlerde entropi (rastgelelik, düzensizlik) giderek artar. Bu da zamana bir yön verir. Yere düşen cam bardak kırılarak küçük parçalara ayrılır. Bu durum düzensizliğin giderek arttığına işaret eder. Entropinin olması zaman okuna bir yön verir. Geçmiş gelecekten bu ok sayesinde ayrılır.

Stephen Hawking’e göre üç farklı zaman oku vardır.
Termodinamik zaman oku-ki aslında entropinin artması şeklinde açıklanabilir..
Psikolojik zaman oku: İnsanların zamanın geçtiği yönü algılamalarıdır. Yani dünle bugünü ayırabilmeleridir.
Kozmolojik zaman oku: Bu da evrenin genişleme yönüdür. Bunun tersi evrenin zamanla daralması, büzülmesi, kendi üzerine çökmesi demektir.

Şu anda bu üç zaman oku birlikte aynı yöne yöneliktir. Psikolojik zaman oku ile termodinamik zaman oku her zaman birlikte aynı yönü gösterir. İnsanlar yalnız entropinin arttığı yönü hatırlarlar. Entropinin az olduğu günler, eski güzel günlerdir. Dündür.. Evvelsi gündür. Bardağın henüz kırılmadığı gündür.

Bu durum geçmişte evrenin daha düzgün ve üniform olmuş olmasını gerektirir. Entropi giderek arttığına göre geçmiş bir zamanda herşey son derece düzenli olmuş olmalıdır. Düzenden kaos doğmuştur ve düzensizlik giderek artmaktadır.

Peki geçmişteki düzen tam anlamı ile mükemmel ve simetrik olabilir mi?
Olamaz. Çünkü geçmişteki düzen de quantum ilkelerine uymak zorundadır.

Geçmişin uyması gereken quantum ilkeleri nelerdir?
En ilginci Heisenberg’in belirsizlik(kesinsizlik) ilkesidir. Evrenin geçmişteki düzeni de bu ilkeye uymak zorundadır. Yani evrenin başlangıç döneminde bile tam bir düzen ve mükemmellik yoktur.

Evren genişlerken bu düzensizlik artmış ve evrende maddenin dağılımı az çok rastgele olmuştur. Bazı yerlerde madde birikimi diğer yörelerden daha fazladır. O yöreler kütleçekim gücüne uymuş ve galaksiler oluşmuştur.

Evrenin başlangıcından itibaren zaten mükemmel olmayan düzen, entropi ile giderek artmış ve bugünkü durum orataya çıkmıştır. Evrende rastgelelik giderek artmakta ve evren genişlemektedir.

Peki evrenin giderek küçülmesi, büzülmesi, çekilmesi, kendi üstüne kapanması durumunda entropiye ne olacaktır? Bu durumda nasıl bir entropi söz konusudur? Entropi giderek azalacak mıdır? Termodinamik zaman okunun yönü değişecek midir?

Çökme zamanında da termodinamik zaman okunun yönü değişmeyecek ve entropi artmaya devam edecektir. Yani entropi genişlemekte olan evrende olduğu gibi, artmaya devam edecektir. Termodinamik ve psikolojik zaman oku değişmeyecek ve hep aynı yöne doğru olacaktır. Bunun nedeni “no boundry condition” denen durumdur. Yani her hall-u kârda entropi artmak zorundadır. Evren ister genişlesin, ister kendi üzerine çöksün, entropi giderek artacaktır. Bu demektir ki evren çöküyor olsa da entropi, zamanın geçtiği yöne doğru giderek artmalıdır. Termodinamik ve kozmolojik zaman oku hep aynı yöne dönük olmalıdır.

Peki şu anda çökme fazında olmadığımızı nasıl bilebiliriz?
Çünkü çökme fazı canlıların ortaya çıkması için uygun bir zaman değildir. Howking’e göre: Canlı varlıkların ortaya çıkabilmesi için güçlü bir termodinamik zaman okuna gereksinim vardır.

Genişleme sırasında zamanla bütün yıldızlar yakıtlarını tüketecekler, proton ve nötronlar ışık zerrelerine ve radyasyona çürüyeceklerdir. Evren o kadar düzensiz bir hale gelecektir ki, entropi artık ya hiç artmayacak, ya da son derece yavaş artacaktır. Termodinamik zaman oku son derece yavaşlayacaktır.
Düzensizlik daha fazla artmada zorlanacağı ve entropi çok yavaş artacağı için canlıların var olması mümkün değildir. Normalde canlı olarak yaşamak için gıda maddelerine gereksinimiz vardır. Bu gıda maddelerindeki enerjiyi kullanabileceğimiz başka tür bir enerjiye çevirmekte ve onu doğaya ısı olarak iade etmekteyiz. Isı düzensiz enerjiyi temsil eder. Zaten düzensiz olan bir ortamdan canlılar kendilerini idame ettirecek biyolojik enerjiyi alamazlar. Dolayısı ile çökme fazında canlılar var olamazlar.

Zamanın simetri ilkesine uyması gerektiğine değindik. Yani zaman bir yöne doğru geçiyorsa, ondan o yönün tersine doğru geçmesi de beklenmelidir. Ama bu kuramsal bir beklentidir. Evren kendi üstüne çökerken kozmolojik zaman oku tersine dönmüş demektir. Ama bu durumda da entropi yine de artacağından, termodinamik zaman okunun yönü değişmeyecek, entropiyi gösterecektir. Kozmolojik zaman oku tersine dönebilir. Ama termodinamik zaman oku asla tersine dönemeyecektir. Evrende psikolojik zamanı termodinamik zaman oku saptamaktadır. Entropinin yavaşlaması ve yok olması demek, termodinamik zaman okunun gücünü yitirmesi ve yavaşlaması demektir. Bu durum da yukarda açıkladığımız nedenlerden dolayı canlılıkla bağdaşmamaktadır. Kozmolojik zaman okunun tersine dönmesi durumunda psikolojik zaman oku olmayacaktır.

Bundan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz.

Canlı ve akıllı yaratıklar için geçmiş zamana yolculuk yapmak mümkün değildir. Onlar için zamanın yalnız tek bir yönü vardır. O yönün tersine hareket edilemez. Bunun nedeni zamanın ters yönde hareket edememesi değildir. Kozmolojik zaman her iki yöne doğru hareket edebilir. Ancak canlılıkla uyumlu termodinamik zaman oku çok zayıflayacağından, o zamanı deneyimlemek canlılar için mümkün olamayacaktır. Çünkü canlılar o zaman okunda var olamayacaklardır.. Psikolojik zaman okunun tersine dönmesi, onu algılayacak entel yaratıklar olamayacağı için mümkün değildir. Kozmolojik zaman oku, zayıf termodinamik zaman oku ile birlikte var olabilir. Hatta bu zaman oku ters bir yöne doğru da ilerliyor olabilir. Ama o evrende bu ilginç duruma şahit olacak akıllı canlılar yaşamıyor olacaktır.

Tek gerçek zamanin geçmiş zaman olmasına rağmen, geçmişe seyahat canlı varlıklar için mümkün değildir.

HACI

ZAMAN-4

ZAMANIN QUANTUM MEKANİK TANIMI….

Atomaltı evrende zaman var mıdır? Elektronların aynı anda birçok yerde bulunması ve tek elektronun iki yarıktan aynı anda geçmesi bu ortamdaki düzenin zamana bağlı olmadığının kanıtı olabilir mi?

Zamanın durumunu incelemek için kuramsal olarak atomaltı evrene girelim ve oradaki quantum mekanik süreçlerden bazılarına kısa bir göz atalım. Bu arada önce bu fizik türüne neden quantum dendiğini de hatırlayalım.

Atomaltı evrende enerji etrafa quantum (kuantum) denen ve daha küçüğü olmayan birimler, zerreler, (üniteler) şeklinde yayılır. Quantum’un çoğulu quanta dır.. Bu birimler farklı enerji düzeylerine sahip olabilirler ama, bunların daha küçüğü, yani küsürü olamaz.

Atom çekirdeğinin titremesi son derece güçlü gama ışınlarının oluşmasına neden olacaktır. Atom çekirdeğine en yakın elektronun bir üst yörüngeye tırmanması ve sonra eski yörüngesine geri dönmesi, X ışınlarını oluşturacaktır. Diğer elektronların yörünge değiştirmesi de mor ötesi, kızıl ötesi ve görülebilen ışınların etrafa yayılmasına neden olacaktır. Bu ışınlar etrafa foton denen quanta şeklinde yayılacaklardır.

Atom çekirdeğinde proton ve nötronları bir arada tutan “Kuvvetli Nükleer Güç” de quanta olarak mevcuttur. Etki alanı son derece dar olup, çekirdeğin dışına yayılamaz.

Atomun düzenli bir şekilde çözünmesine yardım eden “Zayıf Nükleer Güç” de görevini quanta olarak yerine getirir.

Atomüstü evrende ısı da etrafa ısı quantumları şeklinde yayılır.

Bütün bunları kendine konu edinen fizik için quantum mekaniği denir.

Atomaltı dünyada zaman akmaz. Yani orada zaman yoktur. Bir elektronun aynı anda birden fazla yerde bulunması demek, onun atomüste evrende doğasını bildiğimiz zaman kavramına uymaması demektir. Atomaltı evrende zaman olmayınca, atomüstü evrende gözlemlenen birçok garip süreçler vuku bulabilir. Zamanın ışık ve ışık hızı ile de bir ilişkisi olduğuna değinmiştik. Her ne kadar bu ilişkinin doğası açık değilse de, olmadığını iddia etmek mümkün değildir. Atomaltı evrende ışık yoktur. Bu nedenlerden orada zamanın akışı olmamalıdır diyebiliriz.. Zamandan yoksun ve karanlık bir dünyadır orası. Zaman olmadığı gibi, ne alt vardır, ne de üst. Ne sağ vardır ne de sol… Atomaltı evren sihirli bir alemdir.
Atomüstü alemde ışık hızı referansına bakarak zamanı değerlendirebiliriz. Atomaltı evrende öyle bir referans noktası yoktur. Hareketi referans olarak almamız gerekir ama, Heisenberg’in belirsizlik ilkesi zamanı kesin olarak saptamamızı önler. Hareketin belirsizliği vardır. Hiç bir şey kesin değildir. Herşey mümkündür.

Yine de zamandan yoksun bu karmaşık fiziksel süreçlerin toplamı atomüstü aleme bir düzen şeklinde yansır. Kaosdan düzen doğar.

Işığın kaynağı olan atomlar kendi dünyalarını onunla aydınlatamazlar belki ama, bazı ilginç quantum mekanik davranışlarıyla atomüstü dünyadaki her türlü düzenin ve dengenin, tek kelime ile simetrinin, tesisini sağlarlar.

Aynı şekilde zaman da, quantum aleminde olmayan ama, oradaki quantum mekanik etkinliklerden kaynak alan ışık aracılığı ile atomüstü evrene yansıyan bir değerdir.

Bu durumda zaman için, atomaltı dünyadaki quantum mekanik süreçlerden kaynak alan bir tür artekfattır, diyebiliriz..

Işığın Planck uzunluğunu geçmesi için gerekli zaman aralığı için Planck zamanı denir. Planck uzunluğu (mesafesi) ise 10^-33 santimetredir. Bu bir protonun 10^-20’si kadar olan bir uzunluktur. Işığın 10^-33 santimetreyi katedmesi için aradan geçen zaman Planck zamanıdır. Işık bu mesafayi 10^-43 saniyede geçer. Bu zaman aralığı anlamı olan en küçük zaman birimidir. Bundan daha küçük bir zaman aralığının bilinen hiç bir anlamı yoktur.

Bu bağlamda anlamdan ne kastedildiğini kısaca açıklamak gerekiyor. 10^-43 saniye, bilinen ilk fiziksel sürecin vuku bulduğu bir zamandır. Big Bang’den sonraki bilinen ilk fiziksel olgu bu zamanda vuku bulmuştur. Bilim bu zamanın daha ötesine gidememektedir. Başka bir deyişle bu zamandan daha önce nasıl bir evrenin var olduğu bilinmemektedir. Bu zamandan önce bütün güçlerin bir arada olduğuna inanılmaktadır. Yani Planck zamanında çekim gücü de diğer güçlerle birleşmiştir. Bu zamanın bu yüzden fizikçiler için büyük bir anlamı vardır. Bu zaman evrenin başlangıcıdır.

Planck zamanı en küçük zaman aralığı mıdır? Zamanın quantum birimi olarak kabul edilebilir mi?Bu sorunun yanıtı kesin değildir. Ama Planck zamanını zamanın quantumu olarak kabul etmek doğru olmayabilir. Bu zaman aralığı anlamı olan en kısa aralıktır. Daha kısa zaman aralığının bir anlamı yoktur. Çünkü bilim daha kısa zaman aralığında vuku bulan fiziksel bir sürecin varlığından haberdar değildir. Bu yüzden bu zaman aralığı bilinen ve anlamı olan en kısa zaman aralığı olarak tanımlanmıştır. İlerde anlamı olan, yani fiziksel bir olgunun vuku bulduğu daha kısa bir zaman aralığı bulunursa, o zaman Planck zamanının 10^-43 saniyeden daha kisa yeni bir değeri olacaktır.

HACI

ZAMAN-5

ZAMANLA İLGİLİ BAZI SAYILAR

Günümüzde zamanı ve mesafeyi tanimlamak için ışık hızından yararlanılır.
Bir metre, ışığın belli bir zaman diliminde geçtiği mesafedir. Bu metre için bir standartdır.
Işık bir metreyi 1/299 792 458 saniyede aşar.. Başka bir deyişle bu zaman aralığını bulmak için 1'i 299792458'e bölmeniz gerekiyor.

Uzundan kısaya doğru zamanı şöyle sıralayabiliriz.

Bir saniye.. Aşağı yukarı iki kalp atışı arasında geçen zamandır
Milisaniye= 10^-3 saniye. Saniyenin binde biri.
Mikrosaniye=10^-6 saniye
Nanosaniye=10^-9 saniye
Pikosaniye=10^-12 saniye
Femtosaniye=10^-15 saniye
Attosaniye?10^-18 saniye

Planck zamanı=10^-43 saniye. Big Bang'den sonra anlamı olan en kısa zaman..
Bu zamanda kütleçekim diğer güçlerden ayrılmıştır. İlk ayrılan güçtür.

Mümkün olduğu kadar kısa aralarla geçen zamanı ölçmenin ne gibi bir yararı olabilir diye sorabilirsiniz. İnsan yaşamında kısa zamanların hiç bir önemi yoktur ama, atomların birbirleri ile yaptığı tepkileşmelerde kısa zamanların büyük önemi vardır. Bazı kimyasal reaskiyonların doğasını başka türlü anlamaya olanak yoktur. Fotosentez ve diğer moleküler tepkileşmeler femtosaniye içinde gerçekleşmektedirler. Kimyasal tepkileşmelerin femmtosaniye önce ve sonra resimleri çekilmekte ve sonuç incelenmektedir. Böylece femtokimya doğmuştur. Bu kimyasal olayları başka türlü anlamaya olanak yoktur.

1999 yılında Caltech bilim adamı Ahmed Zewai, kimyasal tepkileşmelerin 100-200 femmtosaniye içinde kurulup, çözüldüğünü zarif bir şekilde demonstre ettiği için Nobek Kimya ödülünü kazanmıştır.

Femmtosaniye ile uğraşan bilim adamlarının kullandığı lazer ışınları ile bazı göz ameliyatları yapılmaktadır. Korneadaki pürüzler femtosaniye lazerleri ile tedavi edilmekte, korneanın ön kısmındaki ince ve nazik epitel tabakası bu tedavi sırasında zedelenmemektedir. Bu tedavi sırasında ortama dışardan çok az enerji girmekte ama, yine de atomların düzeni sağlanmaktadır. Yani bu yöntemle atomlar manüple edilmektedirler. Ortamda fazla ısıı oluşmadığından sekonder zedelenme minumum bir düzeyde tutulmaktadır.

Son zamanlarda kimya attosaniye düzeyine inmiştir. Femmtosaniye lazer ışını birçok attosaniye süren şualara ayrılmış ve attosaniye süren lazer araştırmaları başlamıştır. Attosaniye lazer ile ışıklandırılan elektronlar bazı sırlarını ifşa etmeye zorlanmaktadırlar.

Femtosaniye hakkında bir fikir vermek istiyorum.

90 saniye evrenin yaşı olan 15 milyar için ne ise, bir femtosaniye de 90 saniye için o dur.

Siz artık attosaniyeyi imgeleyin…


HACI


ZAMAN-6

ZAMANIN GİZEMİ

Zaman hakkında hemen her fizikçi ve filozofun farklı bir anlayışı vardır. Onlar arasında zamanın niteliklerinin doğası konusunda bir düşünce birliği yoktur. Zaman hakkında yapılan yorumların hangisi doğru, hangisi yanlış, hatta hangisi mantıklı hangisi saçma şekinde bir yargıya varmaya da olanak yoktur. Zaman o kadar gizemlidir...

Kimilerine göre zaman yoktur. Zaman madde ve hareketle ilgili bir olaydır. Diğerlerine göre zaman akmaz... Çoğunluğun görüşüne göre geçmiş, simdiki ve gelecek olmak üzere üç farklı zaman vardır. Zaman bazı ünlü fizikçilere göre absolü olabilir. Diğer ünlüler için ise görelidir.

Zaman konusunda bildiğim tek gerçek zaman için yapılan yorum ve tanımlamaları doğru yanlış, haklı haksız, mantıklı mantıksız olarak nitelendirmenin olanaksızlığıdır. Her yaklaşım kendine göre doğru, mantıklı ve haklı olabilir. Çelişkili olanlar bile doğru olarak kabul edilebilir. Ne demek istediğimi bir örnekle açıklamaya çalışayım.

Bence zamanı geçmiş, şimdiki ve gelecek olarak üçe ayırarak incelemek doğru değil. Çünkü şimdiki zaman diye bir şey olamaz. Onu deneyimlediğmiz an o geçmiş zaman oluyor. Zaten bir olayı uzaktan izlerken onu şimdiki zamanda gözlemlemiyoruz. Geçmiş zamanda gözlemliyoruz. Görüntüleri yakalamak ışık hızına bağlı olduğu için, yalnız geçmişte vuku bulan olayları gözlemliyoruz. Bir olayın bize uzaklığı az ise aradan geçen zaman da azdır. O olay daha yakın geçmişte vuku bulmuş oluyor. Örneğin bir olay bizimle aynı odada vuku buluyorsa bir saniyenin küsürü kadar bir zaman önce vuku bulmuş oluyor. Ama bir olay ayda vuku bulmuş ise, aradan bir saniyenin geçmiş olması gerektiği için, ancak o kadar zaman önce vuku bulmuş oluyor. Güneşte vuku bulan bir olayı farkettiğimiz zaman aradan 8 dakika geçmiş oluyor. Yani biz yalnız geçmişte vuku bulan olguları gözlemliyoruz. Şimdiki zaman diye bir zaman kavramı var olamaz. Şimdiki zaman sembolik bir zamandan başka bir şey değildir. Anlamsızdır. Matematiksel olarak kesin değildir. Sürekli olarak değişen bir değerdir.

Aynı mantığı güderek diyebiliriz ki gelecek zaman da yoktur. Çünkü geleceğin bir garantisi yoktur. Evren bir anda yok olabilir. Evrenin içinde bir yerlerde false vacuum'un ortaya çıktığını düşünün.. Bu false vacuum inanılmaz bir hızla genişleme niteliğine sahiptir. Mevcut evreni saniyenin küsürü içinde yok edebilir. Bizim evrenin böyle bir başlangıcı olduğuna inanılmaktadır. Ki evren kuramasal olarak, içinden çıktığı evreni yok ederek ortaya çıkmış bile olabilir.

Zamanla ilgili iddialar, görüşler ve çıkarsamalar, her türlü tartışmaya açık, ne kadar çelişkili olurlarsa olsunlar hemen her kuramla bağdaşabilen, eğitim düzeyi ne olursa olsun hemen herkesin aynı derecede otorite sahibi olduğu gizemli bir konudur..


HACI

ZAMAN-7

Zamanı bir katalist olarak düşünebilir miyiz?

Katalistlerin görevi malum. Kimyasal tepkileşmelerin hızını ve etkinliğini artırmak..
Kimyasal tepkileşmeler zamana bağlı olduklarından, zamanı tek başına ayrı ve ek bir katalist olarak düşünebilir miyiz?

Zamanın katalist olmasının ne gibi bir önemi ve anlamı olabilir?

Zaman kullanılan bir değerdir. Her tepkileşmeye, her süreçe zaman da katılır. Onsuz hiç bir şey gerçekleşmez. Zamanın olmaması demek, kimyasal bir tepkileşme sırasında aradan hiç zaman geçmemesi demektir. Bu durumda tepkileşme anından vuku bulmaktadır. Evrende böyle bir durum söz konusu değildir. Aynı analojiyi kullanırsak, zamanın sonsuz olması demek, tepkileşmenin hiç vuku bulmaması anlamına gelmelidir. İki kimyasal madde tepkileşmeyecekse bunların tepkileşmesi için aradan geçecek süre sonsuz zaman olarak kabul edilebilir.

Evrende zaman bu iki değer arasında yer alır. Her kimyasal süreç için farklı bir zaman değeri kullanılmaktadır. Onlar tepkileşmeyeceklerse tepkileşmenin mümkün olmadığı değil de, gerçekleşmesi için sonsuz zamana gerek olduğu söylenebilir.

Zaman ayrıca uzay dokusunun öğelerinden biri olarak da düşünülebilir. Bu dokunun diğer öğeleri arasında çekim dalgaları ile elektromanyetik radyasyon da vardır.

Zamanı ışık hızına indekslediğimiz zaman ortaya ilginç gözlemler çıkmaktadır. Zaman görelilik kazanmakta, uzay genişlemektedir. Kimyasal tepkileşmelerin olduğu gibi, hareketin de zamanla bir ilişkisi vardır. Hareket ne kadar ışık hızına yakınsa, uzay o kadar genişlemektedir. Einstein’ın görelilik kuramının bütün esprisi budur.

Bu gözlemler karşısında zamanın katalist olması ne demektir?

Zamanın bir katalist değil de, kimyasal tepkileşmeler veya maddenin ve ışığın hareketi sırasında kullanılan bir değer olduğu ileri sürülebilir. Ya da zaman bir kofaktör’dür. Ama yine de vazgeçilmez bir faktördür. Olmasa olmaz.......

Neden hiç bir şey zamansız olmamaktadır?

Zaman var olduğu için mi evrenin böyle bir düzeni vardır? Evrende vuku bulan her türlü hareket ve fiziko-kimyasal tepkileşmeleri zaman düzenlemektedir. Bu düzenleme zamanın dışında bir olgu da olsa, zamanla ilgili ve ona bağımlıdır. Hiç bir hareket ve tepkileşme kendini zamandan soyutlayamaz.

Zaman ölçülmekte, biçilmekte, sayılmakta ve kullanılmaktadır. Ayrıca tekarlanmakta, algılanmakta ve kaydedilmektedir. Stephen Hawking’e göre zamanın şekli bile vardır. Bu şekil armuta benzer.. (Stephen Hawking, the Universe in a Nutshel.. Page 29) Ama yine de zaman asla yok olmamaktadır. Bir yerlerde bilgi şeklinde birikmektedir.

Her ne kadar zaman göreli ise de, aynı zamanda bazı absolü değer ve niteliklere de sahiptir. Yani vardır. Varlığı absolüdür. Kesindir. Mutlaktır. Kendisi ise soyuttur. Yine de hem soyut, hem de somut süreçleri anlamlandırılmakta kullanılmakta, onları etkilemektedir. Başka bir deyişle zaman onlara anlam vermekte, onlar tarafından kullanılarak bir ürün ve bilgi şeklinde birikmekte ve onların yapısına katılmaktadır. Soyut zamanın tek başına bir anlamı yoktur. Zaman ancak madde ile, yani somut değerlerle birlikte bir anlam kazanmaktadır. Kendisi bir anlam kazanırken, onlara da bir anlam kazandırmaktadır. Aradan geçen zamanı değerlendirerek hareketlerin ve tepkileşmelerin doğası hakkında bir fikir sahibi olunabilir. Öyle ise zamanın madde ile olan ilişkisi sanıldığından çok daha derindir. Madde varsa zaman da vardır.


HACI

ZAMAN-8

Büyük cisimlerin yakınlarında zaman neden yavaşlar?

Zamanı, atomaltı quantum evrenden, Einstein evrenine kaçan, yansıyan veya sızan bir artefakt olarak tanımlamıştım. Buna göre zaman yapay bir değerdir. Başka bir deyişle zaman quantum mekanik süreçler sırasında ortaya çıkıyor ve atomaltı dünyadan, atomüstü evrene yansıyor. Bu durum büyük cisimlerin yakınlarında zamanın neden yavaşladığını açıklayabilir mi?
Çekim gücü çok yükseK olan büyük cisimlerde zamanın atom dışına sızması da yavaşlıyor diyebilir miyiz? Başka bir deyişle zaman artefaktı atomlardan kaçmada zorlanıyor olabilir mi? Kütle çekim ve kütle ile zaman arasında ters bir orantı mevcut olabilir mi? Kütleçekim ne kadar güçlü ise zaman o kadar yavaş geçiyor olabilir mi?

Karadeliklerde kütle çekim çok yüksektir. Bu yüzden zamanın karadeliklerin yakınlarında yavaşladığına, kimilerine göre ise durduğuna, inanılıyor. Belki de karadeliklerdeki atomlardan etrafa zaman artefaktı yayılamıyor. Atomlar son derece kompakt bir şekilde sıkıştırılmış durumda... Elektronlar protonlarla birleşmişler ve nötronlara dönüşmüşler. Karadeliklerin ortasında nötronlar kendilerini oluşturan quarklara ayrılmış bile olabilir. Buna quark çorbası bile denebilir. Bu durum zamanın maddeden etrafa yayılmasını yavaşlatıyor olabilir...

HACI

ZAMAN-9

Peki uzayda ışık hızı ile hareket etmekte olan bir gemide zaman neden yavaşlıyor?
Bunun zamanın ışık hızı ile ilgili olduğunu telkin eden ilginç bir açıklaması var. Işık hızı ile hareket sırasında ışığın dalga boyu uzuyor ve dolayısıyla zaman daha yavaş geçmeye başlıyor. Işığın dalga boyu ile zamanın geçme hızı arasında bir ilişki olabilir. Dalga boyu uzayan ışığın rengi, enerjisi daha düşük olan kırmızıya kayıyor. Bizden uzaklaşan yıldız ve galaksilerden gelen zayıf ışığın spektrumu kırmızıya kayıyor. Bize doğru yaklaşmakta olan galaksilerin spektrumu ise, daha güçlü olan maviye kayıyor. Belki de maviye kayma durumunda zaman daha hızlı geçiyor.

Görüldüğü üzere açıkça zamanla ışık hızı arasında entrikalı bir ilişki var..

HACI

Continue reading "ZAMAN" »

September 18, 2005

Biyoteknoloji, Kıyamet ve Ölümsüzlük……

Çirkin ve güzel….
Siyah ve beyaz..
Ateş ve buz……
Son ve sonsuzluk…..

Ne ilginç…… İç içe, el ele, kucak kucağa…

Biyoteknoloji bunların katalisti..
İslam bunların kurbanı……

Biyoteknoloji, teknolojinin biyolojiye uygulanmasıdır. Biyoloji çok geniş bir bilim dalıdır ve her türlü canlı varlıklarla ilgilenir. Tıp aslında tek başına bir bilim değildir. Biyolojinin bir dalıdır ve biyoloji gibi, diğer bütün bilimlerden yararlanır. Biyoloji insan dışı canlıların, tıp ise insanların nasıl çoğaldıklarını, büyüyüp geliştiklerini, yaşam döngülerini, cinsiyetlerini, yaşayış şekillerini, ömürlerini ve onlarla ilgili hemen her konuyu yakından inceler.

Teknolojik gelişmelerin tümü insanlığa hizmeti amaçlar. Görünüşe göre insana yararlıdır. Ama bu yarar koşulsuz değildir. Teknolojinin insanlığa yararı sınırlıdır. Teknoloji bazı ülkelere diğerlerinden daha çok yararlıdır. Örneğin uçak teknolojisini ele alalım. Kim daha iyi savaş uçağı imal ederse, savaşı o kazanacaktır. Günümüzde havadan bombalayarak bir ülkeyi ortadan kaldırmak mümkündür. Teknoloji o kadar ilerlemiştir. Sırplar’a Kosava’da verilen ders ve Irak’ın iki defa uğradığı hezimet, Taliban’ın havadan yapılan saldırılara bir ay bile dayanamaması, hava üstünlüğünün önemini açıkca göstermektedir. İlerde tarih bu örnekler için ilkel teknolojik gelişmeler terimini kullanacaktır. Çünkü ülkeleri birkaç nötron bombası ile, geride radyoaktivite bile bırakmadan, bir anda ortadan kaldırmak mümkün olabilecektir. Hatta bu günümüzde bile mümkündür…. Teknolojik olarak geri ülkeler, halkları belli bir uygarlık ve teknolojik düzeye ulaşamamış çoğu Müslüman fakir ülkeler, bu kategoriye dahildirler. Dünya hızla değişmektedir. Teknoloji geometrik bir hızla ilerlemektedir. Bir süre sonra öyle bir devirden geçilecektir ki, bu hıza ayak uyduramayan ülkelerin elinden var olma hakları alınacaktır. Yaşam bir hak değil, ayrıcalık olacaktır. O zaman hızla yaklaşmaktadır. Bu gerçekleri yadsımaya olanak yoktur.

Teknolojiye geri dönelim ve gelişmeleri yakından inceleyelim… Şu ana kadar önce teknolojinin, sonra onun bir dalı olan biyoteknolojinin insanlığa kazandırdıklarına bir göz atalım. Teknoloji sayesinde dünya 21’nci yüzyılda informasyon çağına girmiştir. Bilgi artımı inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Her yedi yılda bir mevcut bilgi iki ile katlanmaktadır. Son zamanlarda hiç google taraması yaptınız mı bilmiyorum. Günümüzde bilgi enflasyonu vardır. Her hangi bir konuda karşınıza o kadar çok bilgi çıkmaktadır ki, onlardan yararlanmak ayrı bir bilgi birikimini gerektirmektedir. Bilgili olanların dışındakilerin mevcut bilgilerden yararlanması nerdeyse olanaksızdır.

Teknoloji sayesinde yapılan ilerlemeleri sıralamaya gerek olduğunu sanmıyorum. Yalnız yaşamın değil, evrenin ortaya çıkış mekanizmasının bile gizeminin çözüldüğü bir dünyada yaşıyoruz. Teknolojinin insanlığın yararına değil, zararına kullanıldığının sayısız örnekleri olduğunu biliyoruz. Atom ve Hidrojen bombaları bunların sadece ikisidir. Teknoloji sayesinde kütle imha silahları yapmak ve onları başarılı bir şekilde kullanmak bir sorun oluşturmamaktadır.

Aynı şeyleri biyoteknolojik ilerlemeler için de ileri sürebilirim. Bu bağlamda biyoteknoloji insanlığa, diğer teknolojik ilerlemelerden daha yararlı veya daha az zararlı değildir. Biyoteknoloji bir yandan bulduğu yöntemlerle insanlara daha çok süt veren inekler, organ transplantasyonu için kullanılacak domuzlar, iri ve kıpkırmızı domatesler, ilaçlar, protezler, yapay kalp makineleri, böbrekler, iri ve besili piliçler kazandırmışsa da, bütün insanlığı yok edebilecek bakteri ve virusların sentezini de kolaylaştırmıştır. Bu bilgilerle donanan her sapkın bir diktatör, hatta kendi özel laboratuvarında çalışmakta olan çılgın bir bilim adamı, dünyanın diğer ülkeleri için ciddi bir tehlike oluşturabilmektedir. Biyoteknolojik ilerlemelerin hepsi insanlığa yararlı, masum ve istenilir etkinlikler değildir. Biyoteknoloji içinde ayrıca uyumakta olan ve giderek uyanmaya başlayan bir canavar barındırmaktadır.

Bu korkunç canavara birkaç yüz yıl sonra, hatta belki daha da önce, dünyayı bir felakete sürükleyebilecektir. İnsanlık bu canavarı keşfetmek üzeredir. Bu canavar ölümsüzlüktür.
Bilim ölümsüzlük konusunda yoğun bir araştırmalar yapmaktadır. Ölümsüzlük henüz bulunamamıştır ama, mevcut ilerlemeler yakın bir zamanda bulunabileceğine işaret etmektedir. Biilim ölümsüzlüğü bulmadan önce çeşitli evrelerden geçecektir. Bu süreç başlamıştır. Günümüzde çeşitli genetik olan ve olmayan müdahalelerle laboratuvar hayvanlarının ömrü uzatılmaya çalışılmaktadır. Genetik olmayan manüplasyonlarla farelerin ömrü iki ile katlanmıştır. Sıra genetik manüplasyonlara gelmiştir. İnsan kök hücre deneyleri ve insan genomunun ayrıntıları, insanların doğal ömrünün ne kadar olduğunu kesin olarak ortaya koyabilecek çalışmalardır. Bu çalışmaları ilerde insan genomuna müdahale eden diğerleri izleyecek ve insan ömrü uzatılacaktır.

İnsanlar öteden beri ölümden nefret etmektedirler. Firavunlardan tutun, Çin imparatorlarına, Osmanlı padişahlarından çeşitli diktatörlere kadar dünyada sayısız lider ölmemek için ellerinden gelen ne varsa yapmışlardır. Onların hepsi ölmüştür. Bizler de ölümsüzlüğü göremeyeceğiz. Uzun yaşama bile bizim için bir ütopi olmaktan öteye gidemeyecek. Ama bir gün gelecek, ölümsüzlük veya çok uzun yaşamak gerçekleşecektir. İslam’ın şiddetle reddettiği evrim kuramı artık moleküler düzeyde tartışılmaktadır. İnsanın genlerini yakından inceleyerek ömrünün ne kadar olacağını saptamak bulunmak üzeredir. Bu konuda bazı gelişmeler vardır. Bu öylesine önemli bir konudur ki, bir süre sonra şeffaflığını kaybedecektir. Hatta belki de kaybetmek üzeredir. Biyoteknolojik ilerlemeler önce insan ömrünü 150-200 yıla çıkaracaktır. Ardından bu ömür hızla uzayacak ve önce yüzlerce yıla, sonra binlerce yıla ulaşacaktır. Ölümsüzlük bulunmasa bile bu başarı insanlığın geleceği için son derece tehlikeli bir gelişmedir.

Önümüzdeki bin yıl içinde dünyaya şeklini verecek olan sosyo-politiko-ekonomik gelişmeler daha çok teknolojik ilerlemelerden etkilenecektir. Dinler bir tür metamorfoza uğrayarak kendilerini yeniden yapılandırmaya çalışırlarken, iklim ılımanlaşacak, kutuplar eriyecek, insan nüfusu artacak ve sosyal yapıda büyük değişiklikler olacaktır. Önlemler alınmazsa, bundan 500 yıl sonra dünya nufusu 500 milyarı aşacaktır. Bu arada Ay ve Mars kolonileri kurulacak ve insanların bir kısmı oralara yaşamaya başlayacaklardır. Dünyada mevcut kaynaklar bu nüfus için yeterli değildir. Petrol çoktan bitmiş olacak, kömür reservleri çok azalacak, stratejik önemi olan diğer madenler tükenmeye başlayacaklardır. Teknoloji bütün bu sorunlara çözümler getirebilir. Ama o zaman teknolojinin zararlı etkileri de egzajere edilecek ve dünya daha iyi bir mekan değil, çok daha önceden, çok daha sefil bir yer olacaktır.
Kısaca açıklamaya çalıştığım senaryoya göre dünyanın diğer gezegenlerden gelecek ham maddelere olan gereksinimi artacaktır. İklim Myosen çağında olduğu gibi, sıcak ve rutubetli olacak, deniz seviyesi en azındn 50-60 metre yükselecektir. Bütün bu gelişmeler insan ömrünün uzamaya başladığı ve ölümsüzlüğün bulunduğu bir zamana rastlayacaktır.

Dünya ikliminde olan değişiklik, nüfus patlaması, kaynakların tükenmeye başlaması ve teknolojik ilerleme, ölümsüzlüğün bulunması ile bir araya gelince ortaya çıkacak patlayıcı karışım, dünyaya korkunç bir felaket getirecektir.

HACI

BEN KİMİM?

Fiziksel varlığı olmadan var olan bir varlığım,
Sonsuz evrenlere sığmayan…

Varlığıma gereksinim duyan varlıkların,
Yaratıcısı olduğuma inandıkları,
Görkemli bir varlığım.

Varlıklarını bana bağlayan varlıkların,
Ve beni yoktan var eden yaratıkların,
Gönlündeki Yaratıcı’yım.....

Doğurulmayan ve doğmayanım,
Hem yaratan, hem de yaratılanım......
Sonsuz evrenlerin sahibiyim, ben.....

Allah’ım !

HACI

İNANÇLARIMIZI SORGULAMALIYIZ!

Yediklerimiz fiziksel görünüşümüzü saptayabilir. Ne yersek oyuzdur.
Peki, benlik ve kişiliğimizi, yaşam felsefemizi, kısaca ruhumuzu ne saptar?

İnançlarımız!

Bizim için hiç bir şey inançlarımızdan daha önemli değildir.
Hislerimiz, arzu, özlem ve umutlarımız da önemlidir ama, onlar ve diğerleri zaten inançlarımızdan kaynak alan ve temeli onlara dayanan izlenimlerden başka bir şey değillerdir.

İnançlarımız iç dünyamızın aynasıdır.

Kimse ömrünü yanlış, sahte, yalan ve zararlı inançlara dayanarak bir çılgın gibi geçirmek istemez. Bu nedenden dolayı inançlarımızı arada bir sorgulamada yarar vardır.

Bütün inançların doğruluğu, yararlılığı ve bize yol gösterip göstermediği sorgulanabilmelidir. Hatta onların birçoğundan kurtulmanın yolu olmalıdır. Bu yola biz tek kelime ile eğitim diyoruz.

Bazı inançlar içimize işlemiş ve ruhumuzun derinliklerine kök salmışlardır. Yanlış da olsalar, bilimsel verilerle çatıssalar da ve sağduyuya karşı da gelseler, onlardan kurtulmamıza olanak yoktur.

Dinler işte böyle inançlardır. Çok az insan, aklını kullanarak ve eğitimle kendini onların pençesinden kurtarabilir. Dinler insan maneviyatını kemirerek terminal bir hastalığa yol açan tehlikeli sosyal parazitlerdir.

İlginç olarak, başka dinleri bu şekilde değerlendirebilen dindarlar, kendi dinleri söz konusu olunca aynı kriterleri kullanmaktan çekinmektedirler. Onlara göre kendi dinleri farklıdır ve çok önemlidir.

Dindarları terminal bir hastalığa yakalanmış garibanlar olarak kabul eden ateistlerin inançları yok mudur? Vardır elbette… Ama onlar bazı inançlarını sorgulamada ve gerekirse değiştirmede çok daha uyumludurlar.

İnançsız yaşamak mümkün değildir. Çünkü insanlar, diğer insanları ve materyel dünyayı onlar aracılığı ile tanımak zorundadırlar. İnançlarımız yoksa yaşam felsefemiz de yoktur, yaşamımızın anlamı da! Bazı inançlarımız uğruna mücadele ederiz… Ölürüz.. Öldürürüz…

Yaşamımıza yön verdikleri ve son derece önemli oldukları halde, inançlarımızı sorgulamada kusurluyuzdur. Oysa onları hiç çekinmeden sorgulayabilmeliyiz….

Peki, inançlara neden bu kadar büyük bir önem veriyoruz?

Bu sorunun çok basit bir yanıtı vardır. Çünkü öğrenmek, bilmek, tanımak için inanıyoruz. Önce inanıyoruz. Sonra öğreniyoruz, tanıyoruz ve biliyoruz. İnanç bir alettir. Bilgi ise amaç…. İnançların aracılığı ile bilgi sahibi oluyoruz…

Kazandığımız her inanç bizi biraz daha bilgili kılıyor. Sorguladığımız her inanç ise bizi biraz daha uyumlu, anlayışlı ve çağdaş yapıyor. .Genç yaşta öğrendiğimiz bilgileri sorgulamada ve onlardan kurtulmada yeterince başarılı değiliz. Çünkü onlar ruhumuzun derinliklerine yerleşmiş yalın inançlara dayanan temel bilgilerdir. Bu nedenden dolayı dinimizi ve erken yaşlarda öğrendiklerimizi kolaylıkla sorgulayamıyor, değiştiremiyor, onlardan kurtulamıyoruz.

Evet…. Nelere inanıyorsak ruhen oyuz belki ama, onları ne kadar sorgulayabiliyorsak, o kadar üstün bir ruha sahibiz…

HACI

ÖLÜMÜ TADIYORUM..

Gün bana sormuyor günlüğünü...
İşini biliyor,
Geceler de öyle,
Aradan geçen yıllar da.....

Yanılsamalar bana ait,
Sonunda ölüm de..

Şafakla başlıyor gün,
Durmuyor..
Bir devinimdir gidiyor....

Ömür bir gün daha kısalıyor,
Ölüm bir gün daha yaklaşıyor...

Ölümü düşlüyorum,
Nasıl bir deneyim, diye...

Gözlerini kapat,
Görme.
Duyma kulaklarınla,
Koklama artık,
Dokunma...

Ölüm bu olmalı, işte...
Kekre bir tad,
Damağında, dilinde...

Buruk lezzetiyle
Ölüm, her yerde..
Her zaman seninle,
İç içe.......


HACI

İSLAM'IN KADINLARI

İslam’ın kadınları silik, şahsiyetsiz, kapalı, tutucu, cahil, ilkel bir kadın modelini simgeler ve teröristlerden sonra İslam’ın ikinci çirkin yüzünü sergilerler. Oysa bu bir yanılsamadır. Müslüman kadınlar hakkındaki bütün gerçekleri yansıtmaz. Hiç bir şey bu sahte imgeden daha fazla gerçeklerden sapmış olamaz. Ama bu imge Batı’da yerleşmiştir. Türk aydınları ve ateistleri de öyle düşünürler. Kadınlar kendi görüşlerini ve neden kapandıklarını bir türlü açıklayamazlar. Çoğu kere buna izin bile verilmez. Koyu, karanlık giysilerin altında düşünebilen, hissedebilen, az çok entel bir kadının olabileceğine kimse inanmaz ve arada bir kendilerini söz ve yazı ile belirtmeye çalışanların nedenleri dinlenmez, okunmaz ve önemsenmez. Kendilerini çepe çevre saran karanlık giysiler zamanla kadının aklını karartır, hislerini köreltir. Cinselliğinden uzaklaşır kadın.. Bir meta olur.. Yine de derdini kimseye anlatamaz.

Kadınlar bundan memnun mudurlar? Elbette değillerdir. Bundan memnun olabilecek tek bir kadının bile var olabileceğini düşünemiyorum. Çünkü kadın da bir insandır. Tanımak, bilmek, sevmek, anlamak ve değer vermek istediği kadar, tanınmak, bilinmek, sevilmek, anlaşılmak ve değer verilmek de ister. Ama bunlara izin verilmez. İslam’ın kapalı kadını çirkin imgesinden kendini bir türlü kurtaramaz. Erkek durumdan memnundur. Kadın yeterince şikayet etmez. Yakınarak başını daha büyük bir derde sokmak istemez. Halinden memnun olduğu izlenimini verir.

Gerçekten halinden memnun mudur, Müslüman kadın?

Elbette değildir!

Bir hayvan gibi kullanılmak onu rahatsız eder. En ücra dağ köyünde yaşayan cahil kadınlar bile buna razı olmayabilirler…

Ama İslam’ın kadınları hiç ses çıkarmazlar. En ufak bir şekilde bile yakınmazlar. Koyu giysilerinin içinde kaybolur giderler. Gölgelerini bile dolduramaz, Müslüman kadınların şahsiyetleri… Varlıkları ve yokluları arasında en ufak bir fark yoktur.

Peki ama neden şikayet etmezler İslam’ın kadınları? Neden özgür iradelerini kullanmada bu kadar çekingendirler. Neden durumlarından memnun görünürler?

Ben bütün bunları açıklayabilecek bir sendrom ve bir içgüdü biliyorum. Onlar yaşama azmi ve iradesi ile Stockholm sendromudurlar. Yaşamak içgüdüsü herşeyden önce gelir. Diğer bütün içgüdülerden güçlüdür. Diğer bütün değerlerden, insan olmanın getirdiği ayrıcalıklardan, üstün insansal duygularla kendini belirtmekten, tanınmak, bilinmek, sevilmek, anlaşılmak ve önemsenmekten üstündür. Örtülü İslam’ın Müslüman kadını da eline erkek eli değmesini ister. Bir erkeği sevmeyi, ona sahip olmayı, onun tarafından sahip olunmayı düşler. İslam’ın kara çarşaflı kadınının da özlemleri, düşleri, fantazileri vardır. Onları gerçekleştirmek ister. Ama içine kapandığı karanlık giysiler onun bütün hislerini köreltmiştir. Hoşlandığı erkeğe yan gözle bile bakamaz. Kadınsal içgüdülerinin hiç birini tatmin edemez. Yaşam ona verilen tek imtiyazdır. Onu recme kaybetmek, ya da orospu sıfatı ile damgalanmak istemez. Çoğu kere kendinde o gücü bulamaz. Tabii istisnalar her zaman vardır ve kadın isyan edebilir. Bu temel içgüdünün yanı sıra İslam’ın kadını, Stockholm sendromuna teslim olarak, kendisini bu zavallı duruma düşüren İslam’a ve erkeğine daha da bağımlı ve müteşekkir bir kişiliğe bürünür. Bu sendrom esir alınan insanlarda, kendilerini esir alanlara karşı gelişen bir sempati ve yakınlıkla niteliklidir. Esir alınan bir yandan kendi zavallı durumunu kabul ederken, öe yandan kendisini esir alanın üstün bulduğu kişiliğine sığınır ve onuna bütünleşerek, kendisini kurtarmaya çalışanlara karşı onu savunur…

İslam’da kadınların örtünmesi sembolik bir jesttir. Türban ve tesettür kadının aklını da kapatır. Kara çarşaf aklının yanı sıra, kişiliğini, benliğini de karartır ve onları zamanla çürütüp, yok eder. Ama yaşama içgüdüsü ve pençesine düştüğü Stockholm sendromu, kadının bu korkunç geleneği kırmasını önler. Kadınlığından, cinselliğindan uzaklaşan İslam’ın kadını, kelimenin tam anlamı ile Al-lah’ın kölesi olur. Aslında kölesi olduğu Al-lah değildir.
Erkektir….

İSLAMDA KADIN

Şeriat kanunlarına göre her erkek, kadınların davranışlarını denetleyebilir. Tabii bu görevi şeriat polisi daha iyi başarır.

Korku dolu gözlerinde,
Kadının,
İslamı gördüm rüyamda,
O gece.
Ölmüştü kadın.
Açık gözlerle.

Kafasında bir kazık,
Elleri bileklerinden kesik.

Tepesine dikilmiştim,
Söyleniyordum.

Çizmeli bacaklarımı,
Çıplak göğüslerine dayamış,
Acımaksızın "OH" çekip duruyordum.

Kan ter içinde uyandım,
Dehşetten titriyordum.

Onu aradım…...
Yatakta bulamadım.

Benden izin bile,
Almadan kalktı yine,
Dedim,
Uzun, uzun söylendim.

Onu aradığım her yerde
İslam vardı…
Beni koruyan İslam,
Erkek İslam........

Her kirli çıkıda,
Her tahrat alışımda.

Her kerhaneye gidişimde,
Her avrat sikişimde.

Arada bir uğradığım,
Dostumun döşeğinde.

Gözlerimi göğe diktiğim zaman, Sonra çevirip onları yere indirdiğimde.

İçimde bir sıkıntı,
Kafamda bir uğultu,
Beni yatağa düşürdüğünde.

İki rekatlık bir namazın,
İnanılmaz rahatlığı vardı.

Erkek olmak zor İslam’da,
O kadar çok yapacak iş var ki...
Komşunun kızına bile,
Parmak atacak zaman, o kadar az ki.

Sen yoktun kadın,
Aradığım yerlerde.

Yalnız İslam vardı,
Baktığım kuytu köşelerde.

Sofu ve bağnaz kafalarıyla,
Yobazlar etrafımı sardı.

Çektikleri Baretta tabacalarıyla,
Cami için para topluyorlardı.

Bir cami daha yaptırmak,
Onların yasal haklarıydı.

Okul ve Üniversitelere,
Ne gerek vardı.

Kuranı okuyup, yorumlayacaklara,
Daha çok ihtiyaç vardı.

Benliğimi korkunç bir sıkıntı sardı,
Düş mü görüyordum?

Emindim düş değildiler,
Bir kabus olmalıydılar.


Uykuda bile değildim, oysa,
Nerde karım dedim,
Terkedip beni kaçtı mı, yoksa?

Büyük bir hırsla sarsıldım,
Kafasını ellerimle bizzat kopartacaktım.

Sonra durdum birden,
Hatırladım.
Kendi kendime söylendim.
Yahu dedim,
Deli miyim, neyim?,
Ben daha evli bile değilim.

Sağol İslam diye şükrettim,
İki rekat namazı yine hakettin.

Erkek olmak ne kadar da zormuş!
O olmasa ne yaparız?
Biz erkekler,
İslamsız.............

HACI

August 19, 2005

BÜYÜK MANZARA VE SIRÇA KÖŞK

Büyüğü görmek kolaydır. Bütün sorun giderek küçülen küçüğü görebilmektir, değil mi?
Buna hayır demeye olanak var mıdır?
Küçük, küçüldükce gözden kaçacak, büyük büyüdükçe göze batacaktır, değil mi?
Büyüğü görmekte güçlük çekilebilir mi? Büyüğe bakıp da onu algılamamak mümkün müdür?

Bence, hem mümkündür, hem de olağandır. Büyüğü görmek sanıldığından çok daha zordur. Büyüğü herkes göremez. Ona bakar ve orada bir yerlerde olduğunu bilir ve onu bir tür algılar ama, tümünü göremez. Çünkü görmek tanımayı, tanımak bilmeyi, bilmek araştırmayı, araştırmak aklı, akıl doğru düşünebilmeyi, doğru düşünebilme sağlam mantığı, sağlam mantık iyi bir eğitimi, iyi bir eğitim üstün olanakları, üstün olanaklar maddi kaynakları, maddi kaynaklar değerleri bulup tanımayı, değerleri bulma onları görmeyi gerektirir. Bu süreç büyüğün görülen her öğesi için tekrarlanmalı ve bulgular bir araya getirilerek büyük manzara tamanlanmaya çalışılmalıdır. Bu da son derece zor olabilir.

Evet! Büyüğü görmek çok zordur. İnsan onun yalnız bir bölümünü, öğelerini ve parçalarını görebilir. Gördüklerinin ne olduğunu anlayamaz. Gördüklerini yeterince değerlendiremez. Gördüklerini bir araya getirerek kafasında büyük manzarayı canlandıramaz. Çoğu kere büyüğü düşleyemez bile... Büyüğün tümünü görmenin tek yolu ona dışardan ve uzaktan bakmaktır. Dünyadan aya bakmak, aydan dünyaya bakmak gibi......

Çoğu kere bakıp da yalnız bir bölümünü gördüğümüz, ne olduğunu anlayamadığımız bir kavramdır “Büyük Manzara”. Tamamını görebildiğimiz büyüğü kolaylıkla tanıyabiliriz. Ama aslında o gerçek büyük değildir. O bir küçüktür. Küçüğü görmekse sanıldığından çok daha kolaydır.

İnançlar da böyledir. İnsanlar çoğu kere inançlarının toplamından oluşan büyük manzarayı görmekten ve anlamaktan acizdirler. Onun öğelerini birleştirerek tümünü algılamaya çalışmak çoğu kere başarısızlıkla sonlanacaktır. İnsan aklı, analitik nitelikleri sentetik niteliklerinden daha güçlü bir alettir. Parçalayarak inceleme kolayına gelir. Parçalayıp, ince ayrıntılara indikce de, büyük manzaradan uzaklaşır ve büyüklük önce anlamını kaybetmeye başlar. Bir süre sonra tümüyle anlaşılmaz hale gelir. Gerçekler ayrıntılarda kaybolur, gider..

Her gelişen ve büyüyen kavram sonunda o kadar büyük bir manzara oluşturur ki, onun tamamını görmek olanaksızlaşır. O zaman onun yalnız görülebilen kısmı ile yetinmek zorunluğu ortaya çıkar. Herkesin kendine göre bir görüş açısı ve ufku vardır. Kişiye göre değişen bu görülebilir kısım ise, tümün tam bir temsilcisi olmayabilir ve çoğu kerede değildir.

Bu yaklaşımı dinlere uygularsak nasıl bir manzara ile karşılaşırız? Dinleri bu anlayış karşısında nasıl değerlendirebiliriz? Dinler için “Büyük Manzara” nedir? Bu manzarayı kimler görebilir? Müritlerin kendi dinleri ile ilgili bu manzarayı yeterince görememeleri, sonunda onun parçalanması için bir neden olabilir mi? Dinler parçalanmaya başlamışlar mıdır?

Bu soruların yanıtı, en ufak bir kuşkuya yer vermeyen koca bir “Evet” dir.

Kitlelere hitabeden her din önce gelişir, yayılır, genişler… Sonra parçalanır. Zamanla o dinleri izleyenler artık onun oluşturduğu büyük manzarayı tanıyamaz ve izleyemez hale gelirler. Onlar artık dinlerinin kendi düşüncelerine, gelenek ve göreneklerine daha yakın bir kaç öğesi ile yetinmek zorudadırlar.

Hristiyanlık ve İslam’ın parçalanmalarının nedeni evrensel boyutlara ulaşmış olmalarıdır. Bu boyutlara ulaşan her din parçalanmaya mahkumdur. Ancak küçük toplumlara, kitlelere hitabeden dinler değişmeden, bölünmeden varlıklarını sürdürebilirler. Yahudilik ve diğer bazı küçük yerel dinlerde olduğu gibi..

Herşeyden önce inançlar, ne kadar değerli, erdemli olurlarsa olsunlar, içinde bulundukları çağa uymak zorundadırlar. Aslında İslam bile, az çok (veya çok az), buna uymuştur. Bir din bu ilkeye ne kadar direnirse, o kadar çağ dışı kalmaya mahkumdur.

Zamana uyamamak, çağdaş olamamak, büyük manzarayı görememenin doğal bir sonucudur. İslam her çağın dinidir sloganına sığınanlar gerçeği dile getirmemektedirler. İslam her çağın dini olamaz. İslam 7nci yüzyıl Arap dünyasının dinidir. Diğer dinler gibi çağ dışı kalmıştır. Nedeni de O’na inananların ayrıntılarda kaybolmaları, Allah’ın İslam’ı koruduğu efsanesine inanmaları ve İslam’ın büyük manzarasını görememeleridir. Onlar belki de büyük manzarayı görmek istememektedirler. Belki de onlar isteseler de O’nun tamamını göremezler. Görseler de tanıyamazlar. Onlara göre İslam, Batı’da hızla yayılmaktadır. Ama yayılan nasıl bir İslam’dır? İslam ne tür insanlar arasında yayılmaktadır? Almanlar, Amerikalılar ve diğer ülkelerde dinsizler veya Hristiyan’lar Müslüman olmaktadırlar. Ama bu İslam’ın temeli var mıdır? Bu yeni Müslüman’lar güvenilir midir?

Bu İslam bir gelenek olmadığı gibi, bundan sonra da bir gelenek oluşturacak değildir. Bu şekilde Müslüman olanların çocukları da Müslüman olacaktır diye bir kural yoktur. Bu İslam’ın sürekliliği yoktur. Ayrıca yabancı ülkelerde İslam az da olsa değişikliğe uğramaktadır. Her ülkenin kendine göre bir İslam anlayışı vardır. Bu anlayış farkı ilerde İslam’ın parçalanmasına neden olacaktır.

Büyük manzara bu gerçekleri içermektedir. Bunları göremeyen, büyük manzarayı da göremiyor demektir.

Geleneksel İslam bile kendi içinde dengeli bir din değildir. İslam’da çeşitli mezheplerden öte, çok sayıda siyasal görüş ve eğilimler vardır. Hizbullah gibi aşırı akımların yanı sıra, bazı medeni kanunları reddeden İslamsal eğilimler ortaya çıkmaktadır. Laikliğe karşı olmak gibi.. Şeriat istemek gibi.... Siyasete katılmak gibi...... Bütün bunlar büyük manzarayı görmekten nasibini alamayan küçük insanların eseridir. Ayrıntılara düşkün, yalnız kısa vadeli planları olan, ilerde İslam’ın ne olacağını dikkate bile almayan cahil insanlardan oluşmuştur, bu aşırı eğilimler...

İslam’ın bilimsel olduğu iddiaları da tümüyle yanlıştır. Daha da kötüsü İslam bilimsel olabileceği fırsatları elinden kaçırmaktadır. Yeni ve çağdaş bazı akımlara, kavramlara, görüşlere açıktır denen İslam, bazı miyopik ve dar görüşlü müritleri tarafından saptırılmaktadır. Bunun nedeni bağnazlık ve kara cehalettir.

Arada bir sahtekar Müslüman’lar ortaya çıkmakta ve onların eserleri cahil inanırları önemli ölçüde etkilemektedir. Adnan Hoca gibi.. Aslında bu fanatikler, Fettullah, Adnan, Necmettın Hocalar ve diğerleri, büyük manzarayı oldukca iyi görebilmektedirler. Daha da ötesi onlar, büyük manzaranın diğerleri tarafından görülmediğinin de farkındadırlar. İnanırları büyük manzaradan kendi menfaatleri doğrultusunda çeşitli oyunlarla uzaklaştırmaktadırlar. Onlar cahil değillerdir. Ahlaksızdırlar ama, sahtekarlıklarını dinsel bir platform üzerinden gerçekleştirdiklerinden, ahlaksızlıkları kolaylıkla gözden kaçmaktadır. Cahil dindarların onların namussuzluğunu anlamasına olanak yoktur. Onları izleyenler zaten büyük manzarayı görmekten aciz, İslam’ın zavallı müritleri, piyonlarıdırlar.

Büyük manzarayı görebilmek iyi bir eğitimi gerektirir. Eğitim ise bazı kaynakların varlığına gereksinim gösterir. Yukarda yazdığım bir tümceyi tekrarlamak istiyorum..

Görmek tanımayı, tanımak bilmeyi, bilmek araştırmayı, araştırmak aklı, akıl doğru düşünmeyi, doğru düşünme sağlam mantığı, sağlam mantık iyi bir eğitimi, iyi eğitim üstün olanakları, üstün olanaklar maddi kaynakları, maddi kaynaklar değerleri bulmayı, değerleri bulma onları görünce tanımayı gerektirir..

Büyük manzarayı tanımak için gerekli eğitim, dinsel eğitim değildir. Çağdaş bilimsel eğitimdir. Ülke olarak olanak ve kaynaklarımızın çoğunu eğitime ayırmaya mecburuz. Bunu eğitim seferberliği yaparak gerçekleştirmeliyiz. Bu konuda fazla vakit kaybetmemeliyiz. Halkımıza İslamı bilgili hocalar aracılığı ile öğretmeliyiz.

Ülke olarak olanaklarımızın çoğunu eğitime ayırmaya mecburuz. Bunu eğitim seferberliği yaparak gerçekleştirmeliyiz. Bu konuda artık vakit kaybedemeyiz. Haklımız İslam2ı dindar ama bilgili hocalar ve imamlar aracılığı ile öğretmeliyiz. Batida papazların ne kadar iyi tahsilli, aydın ve çağdaş insanlar olduğunu bilmenizi isterim. Onlarla hemen her konuyu rahatlıkla konuşup, tartışabilirsiniz. Katolik okullarında eğitim düzeyinin çok üstün olduğundan haberdar mısınız? Katolik üniversitelerinin her türli düşünceye açık olduğunu biliyor muydunuz? Bu gözlemler açıkca Hristiyan dünyasının büyük manzarayı daha iyi değerlendirebildiğini gösteriyor. Biz ise hala ayrıntılar üzerinde tartışıyoruz.


Yazımı son bir paragrafla bağlamadan önce size küçük bir öykü anlatmak istiyorum.

Bir mahallede çok zengin bir aile yaşarmış. Mahalle sakinleri fakirlik ve yoksulluk içinde günübirliğine yaşamaya çalışırlarken, bu aile zevk-ü sefa ve lüks içinde günlerini gün ederlermiş. Büyük bir köşkte yaşarmış bu aile. Mahalle sakinleri ile konuşmaz, onların sorunları ile ilgilenmezlermiş. Her gün tavuk, koyun veya sığır eti yer, kemiklerini sokağa fırlatır, atarlarmış. Mahalle halkının elinden bu şımarık ailenin ahlaksızlıklarını uzaktan izlemekten başka bir şey gelmezmiş...
Bir gün sinirleri iyice bozulan ve artık bu ahlaksızlığa dayanamayan yaşlı bir adam, sokağa atılan sığır kemiklerinden birini yakaladığı gibi köşke fırlatmış... Bütün amacı içinde giderek kabarmakta olan öfkesini biraz olsun tatmin etmekmiş.... Kemiğin koca ve görkemli köşkte en ufak bir hasar yapabileceği aklından geçmiyormuş... Ama hiç umulmadık bir durumla karşılaşmış, yaşlı adam ve onun bu çılgınca davranışını izleyen mahalle sakinleri.... Kemik hızla çarptığı köşkte bir duvarın şangır şungur kırılmasına ve delinmesine neden olmuş.. O da ne!, demiş mahalle halkı.. Bu köşk taş ve tuğladan değil, camdan yapılmış... Sokağa atılan kemikleri köşke fırlatan mahalle sakinleri kısa bir zaman içinde köşkü harabeye çevirmiş....

Evet.. Büyük manzara iki büyük dinin parçalanıp yok olmasına neden olacak kadar büyümüştür. Günümüzde evrensel dinlerin sonunun başlangıcına şahitlik etmekteyiz. Bu demektir ki bazı dinler kendi başarılarının kurbanı olmak durumundadırlar. Çünkü bu başarının temeli çürüktür. İslam ve Hristiyanlık giderek büyüyen ve sonunda inanılmaz boyutlara ulaşan bir sırça köşkden farkısız oldukları için sonunda yok olmaya mahkumdurlar. İnsan maneviyatına kaba bir müdahaleden başka bir şey olmayan dinler, elbette bir gün yok olacaklardır. Bu iyi bir haber gibi durmaktadır ama, bu arada maneviyatlarına düşkün insanların yeni, daha tehlikeli ve çok daha zararlı eğilimlere yönelmeyeceğini telkin eden gelişmeler de mevcut değildir. Ancak çılgınlar insanlığın ilerde mutluluk ve zenginliğe, huzur ve rahata, barış ve esenliğe kavuşacağına inanır.


HACI

YALANCI GERÇEKLER

Size bugün ilginç bir haber vermek istiyorum. Yıllardan beri üzerinde çalıştığım bir aleti sonunda kullanılır hale getirebildim. Aslında aletin kendisi karmaşık ve çok sofistike ama, kullanma mekanizması oldukça basit. Elektronik bir alet. Bir sigara paketi büyüklüğünde. Pantolon veya gömlek cebinize kolaylıkla sığıyor. On-off düğmesi var. Ayrıca denemek istediğiniz yaşam tarzlarını deneyimlemenizi sağlayacak çok seçenekli bir düğmesi var. Onun yanında bu deneyimin şiddetini veya yoğunluğunu ayarladığınız bir düğme daha var. Aletin bir kenarında radyolarda kullanılan kulaklıkların girdiği bir delik ve o deliğe uyan bir adaptör aracılığı ile aletle temas halinde olan bir kulaklık ve kalın ve iri bir gözlük var.

Önce aleti ayarlıyorsunuz. Hangi yaşam türünü deneyimlemek istiyorsanız, düğmeyi onun hizasına getiriyorsunuz. Şimdilik seçenekler şunlar:

İslam, Hristiyan’lık, Yahudilik, Şiilik, Ateizm, Taliban ve Hizbullah.

İlerde bunlara diğerlerini de eklemeyi düşünüyorum. Malum, ibnelikten komünistliğe kadar, çok çeşitli yaşam tarzları mevcut. Aleti kullanmak çok kolay. Gözlüğü ve kulaklığı takıp, normal günlük etkinliklerinizi yaşıyorsunuz. Hangi seçeneği seçmişseniz, gözlük ve kulaklık size o seçenekle ilgili ses ve görüntüleri sağlıyor. Yalnız o seçeneği deneyimliyorsunuz…

Aleti nihayet tam kullanılır hale getirdim ve patenti için baş vurdum. Ve ilk defa dün kullandım… Malum ramazan ayına girdik. İslam’sal yaşamı deneyimlemenin uygun olacağını düşündüm ve seçenek düğmesini İslam’a çevirdim. Dozunu da iyice artırdım. Yani sofu bir Müslüman yaşamını deneyimlemeye karar verdim. Aleti bir gece önceden taktım ki sabah uyanır uyanmaz hemen İslam’ı yaşamaya başlayım..

Sabah saat dörtte ezan sesi ile uyanmışım… Yaw dedim demek Amerikada da ezan okunuyormuş… Daha önce hiç duymamıştım. Demek insan duymak istemeyince duymuyor. Benim uykum ağırdır. Yıldırım düşse uyanmam. Demek ki Amerika’da sabahları bangır bangır ezan okunuyor ki, beni uyandırdı.. Hemen yataktan kalktım. Daha ayaklarım yere değmeden ağzımdan bismillah lafı çıktı. Benden başka biri mi var diye etrafa bakındım. Eşim derin bir uykudaydı. Odada benden başkası yoktu. Kulağımda o sesle kalktım ve tuvalete yöneldim.

Malum her sabah tuvalet ihtiyacını gidermem gerekiyor. Tuvalet alafranga. Önce oturayım bari dedim ama, bir türlü oturamadım. İçimden bir dürtü alafranga tuvalete oturmamın doğru olmadığıni söyleyip duruyordu. Evde alaturka tuvalet olmadığını hatırladım. Ne yapabilirdim? Durum vahimdi. Evet, tek bir çare vardı. Tuvalete tünemek.. Tuvalete tünedim…

Büyük ve küçük abdestimi yaptım. Sonra tahrat almam gerekti. Önce tuvalet kağıdı aradım ve sağ tarafta buldum. Ama nedense ellerim tuvalet kağıdına uzanmadı. Yerde taş aramaya başladım. Bir yandan da Allah Allah diyordum. Bu evde neden hiç taş yok. Sonra su ile tahrat almanin daha uygun olacağını düşündüm ve tuvalette ibrik aramaya başladım.. Evde ibrik olmadığını hatırladım. Ne yapabilirdim? Büyük abdestimi daha yeni yapmış, tünediğim tuvaletten etrafa aptal aptal bakıyor, taş veya ibrik arıyordum. Her ikisini de bulamayınca son çare olarak hanımı uyandırmaya ve ondan bana su dolu bir tas getirmesini istemeye karar verdim. Hanım uyandı ve banyoya geldi. Beni tuvalete tünemiş histeri krizleri geçirerek bağırdığımi görünce şaşkına dondü. Bana acele bir tas su getirmesini istedim. Evde içme su sürahisinden başka tas olmadığını, onun da buzdolabında olduğunu söyledi.. Getir dedim. Nerdeyse bul ve getir. Ama içindeki su soğuk dedi. Sen getir hele şu suyu. Soğuk moğuk lafı mı olur dedim. Hanım buzdolabından soğuk su sürahisini getirdi ve ne yapacağımı seyretmeye başladı. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi daha da derinleşmişti.. Çekil git dedim yaw.. Hiç mi tahrat alan birini görmedin? Çıktı gitti. Ben de buz gibi su ile kıvrana kıvrana tahrat aldım. Önce sağ elimle tahrat almaya çalıştım ama bir türlü beceremedim. Sağ elimi temizleyeceğim yere bir türlü uzatamadım. Sol elimle denedim. Hemen ulaştım ve titreye titreye soğuk pınar suyu ile tahrat aldım…

Lavobada ellerimi yıkadım ve birden abdest almaya başladığımı farkettim. Ellerimi ayaklarımı yıkadım ama ayaklarımla yere basmak beni rahatsız etmeye başladı. Hanıma seslendim ve ondan bana takunyalarımı getirmesini istedim. Ne takunyası dedi. Yaw dedim hanı şu nalınlar var ya.. Benimkileri getir. Herif dedi hanım, sen kafayı üşüttün galiba. Bizim evde hiç bir zaman takunya olmadı. Öyleyse dedim hemen bugün pazara git ve ikimiz için de takunya al.. Takunyasız yaşam olur mu yaw… dedim.. Ne pazarı dedi. Burada pazar kurulmuyor. Tankuyanın nerede satıldığını bilmiyorum. Hanımın bu umursamazlığına sinirlenmeye başlamıştım. İyi bir Müslüman gibi düşünmüyordu.

Ayak parmaklarımın ucuna basarak oturma odasına geçtim ve seccadeyi aramaya başladım. Bulamadım. Yine hanım diye bağırmaya başladım. Hanııııııımmmmm….. Nerde bu seccade? Ne seccadesi dedi hanım. Sanki hayatında ilk defa o lafı duyuyordu.. Ne olacak dedim. Namaz seccadesi.. Nerde?.. Bizim hiç bir zaman namaz kılacak bir seccademiz olmadı dedi. Senin namaz kıldığını ben hayatımda görmedim..

Çaresizlik içinde etrafa bakınırken, aşağıda odada bir ayı postu olduğunu hatırladım. Hanımdan hemen onu bana getirmesini istedim.. Getirdi.. Yere serdim ama, içim yine rahatsız.. Kıbleyi nasıl bulacaktım? Hanım dedim, şu pusulayı getirsene.. Ne pusulası dedi. Evde pusula yok. Peki ben şimdi kıbleyi nasıl bulacaktım? Sonra hemen aklıma geldi.. Arabada bir pusula vardı. Ama arabanın demirbaşı idi. Eve getirmek mümkün değildi. Hanıma arabaya gitmesini ve pusulanın gösterdiği kuzeyin ne tarafa olduğunu bana tarif etmesini istedim. Zor bela kıbleyi buldum ve namaza durdum…….

Evet.. Dün ben İslam’ı yaşadım.. İnsan isteyince herşeyi yaşıyor..

June 30, 2005

ANILAR


Anılar.....

Hep anılar....

 

Nefes kesen,

Hıçkırtan,

Düş kıran,

İlişkiler...

 

Umutsuz

Aşklar

Karşılıksız,

Sevgiler..

 

Nerde o eski günler.

 

Anılar,

Hep anılar...

 

Çekilen,

Acılar,

Edilen,

Yeminler,

Verilen,

Sözler,

 

Cömertce yapılan,

İtiraflar..

Çile dolu günler..

Uğruna can verilen,

Sevgililer..

 

Nerdeler !

 

Anılar,

Hep anılar...

 

Bilmem onlarsız,

Ne yaparız,

Biz yaşlılar..

 

 

ÖLMEK İSTERDİM...

Ölmek isterdim gençliğimde,

Yaşlanmadan ölmek, hem de..

Genç ve taze bedenim ve

Çocukca düşlerimle..

 

Boğaz köprüsünden atlayarak,

Martı gibi uçmak isterdim denize,

Ve dalmak, boğazın serin sularına,

Bir daha çıkmamak üzere....

 

Ölmek isterdim gençliğimde,

Genç ve taze bedenim,

Ve masum düşlerimle,

Korkmazdım..

 

Artık çok geç,

Biliyorum...

Yaşlılığa teslim oluyorum...

Gençken verdiğim bir söze,

Yaşlanınca ihanet ediyorum...

 

Düşlerim masumiyetlerini yitireli,

Çok oldu,

Ölmek arzu ve cesaretim,

Onlarla birlikte,

Yok oldu....

 

Yaşlı bir adam oldum,

Yaşlanmaktan korkarken,

Ölmek istemeyen artık,

Ölümden hiç korkmazken..

 

Genç ölemedim bir türlü

Ne yazık!

Yaşlandım....

Bir hain oldum..........

HACI

 

 

April 01, 2005

SON UMUT

Ölümsün...... 

.

Sonsuzdan bakan,

Kara, derin gözlerin ve,

Bilinmezliğin eşiğinde yücelen,

Ulu heybetinle,

Kaçınılmaz bir sonu simgelersin. 

.

Bir ruh gibi, 

Hafif bir esinti gibi,

Sessizce gelip,

Görevini yaparsın. 

Sonra yine yokluğa yönelip,

Sonsuzluğun karanlık gölgesine 

Kaçarsın. 

.

Acı ve ızdırap bırakırsın,

Geride.

Özlenmezsin, sevilmezsin,

Aranmazsın, istenmezsin,

Çoğu kere. 

.

Kimdir sana hükmeden,

Nedir seni coşturan,

Bilinmez,

Kan, orağının ucundan 

Eksilmez. 

.

Hiç yorulmazsın,

Hiç acımazsın,

Kadın, çocuk bebek demez,

Ayrım yapmazsın. 

.

Yine de her bedduaya kulak asmaz,

Her suçluyu cezalandırmazsın.

Her çağrıya hızla koşmaz,

Her dileği hemen uygulamazsın. 

.

Kimbilir,

Belki sen de benim gibi,

Sevmeyi sevilmeye yeğleyen,

Platonik bir aşık ve,

Cömert bir sarhoşsun.

Unutmasan bile sonunu her aşkının,

Unutulmaktan pek yakınmazsın. 

.

Korkulu ününe rağmen,

Umutsun,

Her umudunu yitirene .

Çaresin,

Her çaresiz derde düşene.

En güvenilir dostsun,

Ey tatlı ölüm.

.

Bir son gibi görünsen de,

Belki de yeni bir başlangıçsın,

Hem bu dünyada kalana,

Hem öte dünyaya göçene...   

HACI

March 19, 2005

SONSUZ EVRENLER

Neyi belirtmek için kullanılırsa kullanılsın “sonsuzluk”, idraki olanaksız bir kavramdır. Çoğu kere zaman için kullanılır. Madde ve mesafa için de kullanılabilir. Bu iletimde ben sonsuzluk terimini başka ve şimdiye kadar hiç tartışma konusu yapılmamış bir diğer kavramla ilgili olarak kullanmak istiyorum. Ancak daha önce zaman, madde, mesafe ve başlangıç terimleri ile ilgili sonsuzluk kavramları üzerinde duracağım.

Daha çok zaman için kullanılmasına rağmen sonsuzluk ve zaman, birbirleri ile çelişkili kavramlardır. Zaman sonsuzluğun bir tür tahdit edilmesi, sınırlandırılması demektir. Genel olarak zaman hem bir başlangıca gereksinim gösterir, hem de bir sona... Zamanın sonsuz olması zamanla değil, zamansızlıkla bağdaşır. Sonsuz zaman oksimoron bir terimdir. Yani zıt anlamlı kelimelerden oluşmuş bir kelime salatasıdır. Biz insanlar sonsuzluğu daha çok bir zaman olarak tahayyül ederiz ama, zaman sonsuz olamaz. Çünkü sonsuzluk belli sınırlar içinde var olamaz. Zamanı sonsuzluk, sonsuzluğu ise zaman terimleri ile ifade etmek mümkün değildir. Sonsuzluğu tanımlamak için başka bir kavrama gereksinim vardır.

Sonsuzluğu madde ile belirtmek mümkün müdür? Madde sonsuz olabilir mi?
Madde miktarla ölçülür. Miktar da sayı ile belirtilir. Sayı ile belirtilen bir miktar sonsuz olabilir mi? Sonsuz miktar, sonsuz sayı gibi terimler anlam taşır mı?

Zamanda olduğu gibi, miktar ve sayı da sonsuza limit koyan, onu kısıtlayan değerlerdir Dolayısıyla yan yana getirilen bu terimler de birbirleri ile çelişirler. Sayı kavramı sonsuzlukla bağdaşmaz. Madde sonsuz olamaz. Sonsuzluğu sayı ile ile belirtmek mümkün değildir.

Aynı durum uzaklık için de söz konusudur. Mesafe sonsuz olamaz. Uzaklık temel olarak iki obje arasındaki mesafedir. Hem sayı ile ifade edilebilir, hem de aradan geçen zaman olarak... Aslında zaman, madde ve mesafe sayı ile ifade edilen ve sonsuzluğu kısıtlayan kavramlardır. Sonsuzluğu kısıtlayan ve sayı ile belirtilebilen hiç bir kavram sonsuzlukla bağdaşmaz.

Bu arada kısaca başlangıç kavramına da değinmek istiyorum. Bu terim hem zaman, hem de madde ile sıkı bir ilişki halindedir.

Her başlangıcın bir sonu olduğu gibi, bir de nedeni vardır. Bu neden bir olgunun başlangıcından sorumludur. Durgun bir havuza atılan bir taş, havuzda dalgaların oluşmasına neden olacaktır. Suya düşen taş dalgaların oluşum nedenidir. Taşın suya düştüğü an, dalgaların başladığı zamanı simgeler. Bir süre sonra dalgalar durulur. Taşın neden olduğu dalgalar tükenmişlerdir. Her başlangıcın bir nedeni ve bir sonu vardır. Bu durumda diyebiliriz ki: başlangıç da sonsuzlukla bağdaşmayan bir kavramdır.

İnsan aklı her olguda bir başlangıç arar. Başlangıçsız bir olgu düşünülemez. Bir başlangıcın varlığına, o başlangıç gözlemlenmemiş olsa bile, inanılır. İnsan mantığı başlangıcını gözlemlemediği her olgunun geçmişte, çok önceleri vuku bulmuş bir başlangıcı olduğunu kabul eder. Bu insanın elinde olmayan bir özelliğidir. İnsan mantığı başka türlü çalışamaz. İnsan aklı başka türlü düşünemez. Her olgunun bir başlangıcı ve her başlangıcın da bir nedeni vardır.

Öyleyse evrenden de bir başlangıca sahip olması beklenmelidir. Ya da böyle bir başlangıçla karşılaşılırsa hiç şaşırılmamalıdır. Nitekim Hubble’ın evrenin genişlediği buluşu, bilim adamlarını evrenin başlangıcını düşünmeye sevketmiştir. Evrende mevcut galaksiler birbirlerinden uzaklaştıklarına göre, bir süre önce onların bir arada olmuş olmaları gerekmektedir. O halde bir süre önce bu birliktelik bozulmuş ve madde etrafa yayılmıştır. Belki de bu ilk madde patlamış ve şimdi gözlemlediğimiz evreni oluşturmuştur. Buna Big Bang, büyük patlama, denmiştir. Big Bang bir başlangıçtır. Evreni başlatmıştır. Nedeni ise hala bilinmemektedir. Quantum fiziği evrenin başlangıcını Big Bang ile açıklamaya çalışan bir fizik dalıdır. Bu fizik dalına göre evrenin bir başlangıcı vardır.

Yaratılış konusunda ortaya atılan en son kuramlardan birine göre bir enerji patlamış, maddeye dönüşmüş ve evren oluşmuştur. O halde evrenin bir başlangıcı vardır. Başlangıcı olan her olgunun ayrıca bir de nedeni olmalıdır. Öyleyse evrenin başlangıcının da, doğasını henüz bilmediğimiz, bir nedeni var olmalıdır. Bu mantık bizi evren öncesi bir zamana ve mekana götürmektedir. Evreni başlatan nedenin gizemi orada saklıdır. Her başlangıçta bir neden ve son arayan insan mantığı bu kadarla yetinmemektedir. Belki de evreni başlatan neden, kendinden önce gelen bir başka nedenin sonucudur. O başlangıç da bir diğerinin. Başlangıç sonsuza kadar gidemez ama, başlangıçlar gidebilir. Her son yeni bir başlangıç nedenidir. Her başlangıç ise yeni bir sonla sonlanacaktır. Birbiri ardından gelen başlangıç ve sonlar için artık bir nedene gereksinim kalmayacaktır. Öyleyse içinde yaşadığımız evrenin oluşması için bir nedene gerek yoktur. Kendinden önceki bir başlangıç sona ererken kendisini başlatmıştır. Kendi sonu da bir sonraki başlangıç için neden oluşturacaktır. Her sonun nedeni başlangıç, her başlangıcın nedeni ise sondur. Ayrı bir neden kavramına gerek yoktur. Maddenin veya enerjinin varlığının kendi dışında bir nedene gereksinimi yoktur. Her evrenin belli bir başlangıcı olması ve yalnız belli bir zaman dilimi içinde var olması, kendinden sonra gelecek evrenlerin nedenidir. Yani neden, başlama sürecinin yapısına katılmıştır. Onun bir parçasıdır. Bir evrenin belli bir süre için var olup sonra yok olması, bir sonra gelecek evrenin varlık nedenidir.

Bu yaklaşım bizi doğrudan doğruya süreklilik ve devinim kavramlarına götürmektedir. Bu kavramlara göre tek bir başlangıç olmayabilir. Yalnız birbirlerini izleyen ve her biri bir sonla sona erecek ama, bir diğeri ile devam edecek olan sonsuz başlangıçlar vardır. Bu başlangıçların bizim bildiğimiz başlangıçtan farkı ilkinin olmamasıdır. Çünkü sonsuzluğun bir başlangıcı olamaz. Başlangıçların ne ilki vardır, ne de sonu olacaktır. Belki de ne şekilde başladığını bilmediğimiz bir olgunun sonunun ürünü olan içinde yaşadığımız evren, nasıl olacağını bilmediğimiz bir sonla kendinden sonraki varlığın başlangıcına neden olarak, yok olacaktır. Varlığın sonsuzluğu ancak süreklilik ve devinimle sağlanır. Bu kontekste süreklilik zamanla ilgili değildir. Başlangıç ve sonların birbirlerini izlediğini belirtir. Dolayısıyla sonsuzluk kavramı ile bağdaşır. Enerji ve maddenin bir şekilden diğerine geçişini simgeleyen devinim de sonsuzlukla bağdaşır. Madde ve enerji sınırlı da olsa, devinim sonsuz ve sınırsızdır. Çünkü devinimlerin ne bir başlangıcı vardır, ne de bir sonu... Her başlangıcın sonu da, başı gibi, başka bir devinimdir. Devinimler süreklidir ve sonsuzdur.

Zaman ve madde başlangıçlar arasında mevcuttur. Her başlangıçta farklı bir zaman ve madde olduğu ve ilk başlangıç olmadığı için, aynı zaman ve maddenin sürekliliğinden bahsedilemez. Başlangıçlar sonsuz olduğundan, zamanın değil ama, zamanların da sonsuz olduğu ileri sürülebilir. Madde de miktar olarak sonsuz olamaz belki ama, maddenin devinimi sonsuz olabilir.

1900’lü yılların başlarına kadar evrenin statik bir yapısı olduğuna inanılıyordu. Bu inanışa göre eser denen bir madde ile dolu olan evren, olduğu yerde duruyordu. 1929 yılında Edwin Hubble evrenin genişlediğini buldu. Einstein 1915 yılında genel görelilik kuramını ortaya attığı zaman, bu kuramın uzayın genişlediğine işaret etmesine rağmen, formülüne uzay sabitlik katsayısını eklemiş ve sonra bunu yaşamının en büyük hatası olarak kabul etmiştir. Hubble’ın gözleminden sonra evrenin genişlediği anlaşıldı. Bu genişleme kesin olarak bir devinime işaret ediyordu. Evren sürekli bir devinim içinde idi. Küçük bir nokta patlamış, enerji maddeye dönüşmüş ve genişlemeye başlamıştı. Evren hala genişlemekte idi.

Üç aşağı, beş yukarı, 15 milyar yıl önce vuku bulduğu sanılan bu olgunun içinde yaşadığımız evreni başlattığına inanılır. Bu evren statik değil, dinamiktir. Sürekli bir devinim içindedir Her anı farklıdır. Bu evrenin bir başlangıcı vardır. Bu evrende madde vardır, zaman vardır, mesafe vardır. Başlangıcı, maddesi, zamanı ve mesafesi olan bir evrenin sonsuz olduğundan bahsedilemez. İçinde yaşadığımız evren sonsuz değildir. Çünkü başlangıcı vardır. Sonunun ne olacağı bilinmemektedir. Bir tür son ilerde mutlaka vuku bulacaktır. O son, devinimlerin sürekli öğesidir. Her başlangıcın hem başlangıcı, hem de sonudur. O da sonsuzdur.

Sonsuz başlangıçlar ve sonlar arasında yer alan bir zaman ve mekanda yaşamaktayız... Vücudumuzu oluşturan atomlar da sürekli bir devinim içindedir. Her an değişmekte ve mutlak bir sona doğru hızla ilerlemekteyiz. Doğanın kendisi için kabul ettiği bütün yasalara biz de harfiyen uymaktayız. Doğa için bir taş parçasından daha önemli değiliz. Tek tesellimiz sınırlı ömrümüzde başlangıçlar ve sonlar arasında uzanan sonsuzluğun yapı taşına katılma ayrıcalığına sahip öğelerden biri olmamız.. Kendinden menkul önemimizi mazur gösterecek tek değer olan bir bilince sahip olmamız, taşla aramızdaki yegane farktır. Bu farkın doğa ve başka canlılar tarafından paylaşılmaması ve önemimizin anlaşılmaması ise acı bir tecellidir.

HACI