November 02, 2007

Dünyayı Başkalarının Gözünden Görmek

Kökeni ne olursa olsun her türlü inanç, inananları inandıklarının gözünden görmeye zorlayan eğilimlerdir. İslam bir inançtır. Müslüman kişi dünyayı Muhammed’in gözünden görür ve O’nun öğretileri ile yaşar. Kendi görüşü yoktur.

Aslında bu yaklaşım pek mümkün değildir. Müslüman’lar Muhammed’i taklit ederek yaşamaya çalışırlar ama, hiç birisi bunda başarılı olamaz. Yedinci yüzyılın erkeği ile 21’nci yüzyılın erkekleri arasında derin bir zaman, felsefe, anlayış, çağ ve kültür farkı vardır. Bu yüzden Müslüman’lar ister istemez dünyayı biraz da kendi gözleri ile görürler ama, Muhammed'in görüşleri de bu görüşe katıldığı için, gözlemlenen dünya çarpık, yamuk ve iğretidir.

Çeşitli ideolojilere inananların dünya görüşü de oldukça çarpıktır. Nazi ve faşistlerin, terörist örgütlere üye olanların dünyaya bakışı, özgürlük ve demokrasiye inananlardan oldukça farklıdır. O görüşlerde umut ve iyimserlik yoktur. Onlara korku, intikam, tehdit, aşağılama, kötüleme gibi ilkel içgüdüsel duygular hakimdir. Sosyal olaylar onlar tarafından yanlış yorumlanırlar. Onları kendi görüşlerine uygun olarak yorumlamak isteyen teröristler, kendi görüşlerini çeşitli terörist eylemlemlerle başkalarına zorlarlar. Ortaya çıkan kaosu kendi görüşlerinin gerçek manifestasyonu sanar teröristler. Oysa ortaya çıkan durum kendiliğinden değil, zorlama sonucu manifest olmuştur.

Komünizmi de bu bağlamda incelemek mümkündür. Marx’dan adapte ve çoğu kere modifiye edilen kuramsal görüşler toplumlara zorlanınca, hastalıklı bir toplumun varlığı ile karşılaşılır. Ama bu toplum komünizmi implante etmeden önce bu kadar hasta değildir. Ya da bu tür bir hastalıktan yakınmıyordur. Toplumun yapısı ve sorunları değişmiştir.. Komünistin varlığını sürdürmesine daha uygun koşullar ortaya çıkar ve komünist o koşulları kendi yarattığını bilmeden, ya da bilmek istemeden orada tırmanmaya ve ne kadar haklı olduğunu bütün dünyaya haykırarak demonstre etmeye başlar....

Dünyayı başkalarının gözünden görmenin çeşitli şekilleri olduğu kuşkusuzdur.. Bir ideale bağlanan ve onun uğruna ölmeyi göze alan her insan dünyayı kendi gözlerinden görmeyi terkeder. O ideali yaratanların gözünden görmeye başlar. Bir Müslüman için kafirler her yerdedir. Bir komünist baktığı her köşede kapitalist burjuvaları görür. Terörist için polis her köşe başını tutan bir düşmandır. Nazi'ler Yahudilerin dünya ekonomisini ele geçirdiklerine inanırlar.. Kendi ırkları dışında insanlığa sıcak bakmazlar....

Dünyayı başkalarının gözünden görmek makbul bir şey değildir.
Kendi kişisel görüşlerini ekzotik bir eğilim uğruna feda edenler, bu tuzağa düşerler. Normalden az da olsa uzaklaşan bir eğilim, ne kadar ileri ve özgün olursa olsun, ne kadar üstün meziyetlere bürünürse bürünsün, ne kadar çağdaş niteliklere sahip olursa olsun, yeğlenmemelidir.

Ateizmi ben yalın bir ilke olarak düşünüyorum... Düşündüğüm ateizm spesifik bir dünya görüşü değildir. Ateist dünyayı başkalarının gözünden değil, yalnız kendi gözünden görmelidir. Ama yanıldığımı da biliyorum. Ateistlerin bir çoğunun dünyayı çarpıtarak görmelerine neden olan bazı inançlara ve günümüzde sapkın olarak kabul edilmeye başlanan eğilimlere sahip olduğunu biliyorum. Bazıları dünyayı, bütün ateistlerin komünist olmaları gerektiğini düşünecek kadar dar bir bakış açısından görebiliyorlar.. Diğer ateistler arsında Kürtçüler de olabiliyor, Naziler ve faşistler de.. Sosyal demokrasiye inananları ben normalden sapmışlar olarak kabul etmiyorum. Ancak ortanın epeyi sağında veya solunda olanların sapkın olduklarını düşünüyorum..

Sapkın bir idealle birleşen ateizm bence yozlaşmış bir eğilimdir. Bu tür ateist dünyayı kendi gözünden göremez.. Günlük olayları inandığı, din dışı bir dizi inançlar silsilesine dayanarak görür ve yorumlar. Bu görüş açısının dine ve bir Tanrı’ya inananların bakış açısından daha sağlıklı olduğunu sanmıyorum....

Ben ateizmi yalın haliyle seviyor ve kucaklıyorum.. Dogmatik bir inançla birlikte olan ateizmi reddediyorum..

Selamlar

HACI

June 29, 2007

EVRİMSEL TIP-6

Evet.. Ne diyorduk.. Evrimsel tıbba göre hastalıkların tanımı farklıdır diyorduk.. Değil mi? Şimdi bu ilkelere sadık kalarak hastalığı tanımlayalım...

Daha önce hastalığı şöyle tanımlamıştık:

Hastalık genel olarak canlı bir yaratığın yeterince açık işaret ve belirti verecek kadar normal fizyolojik durumundan uzaklaşması olarak kabul edilir.....

Evrimsel tıp görüş açısından hastalıkları şu şekilde tanımlayabiliriz:

Hastalıklar, temel olarak, doğanın canlılar üzerindeki baskısı sonucu ortaya çıkan adaptasyon (uyum) bozukluklarıdır. İç ve dış çevreye uyumda güçlük çeken canlı (insan) için hasta sıfatı kullanılır. Bu uyumsuzlukta suçu (nedeni), örneğin, bakterilerde aramak, klasik tıbbın hatalarından biridir. Kusur ne bakterilerdedir, ne de insanda. Bakteri yaşamını sürdürmeye, insan ise onu durdurmaya çalışacaktır. Bu arada bir denge oluşacaktır. Bu dengeyi insan lehine çevirmek için bakteri yaşamı ve bakteri-insan ilişkileri çok iyi bilinmelidir. Güçlü antibiyotikler yerinde kullanılmalıdır. Bütün tedbirlere rağmen enfeksiyonlar insan canı alacaktır. Her gün onbinlerce insan enfeksiyonlardan ölmektedir. Sıtma ve diğer parazitik hastalıklar dünyada her yıl sayısız milyonları yok etmektedir. Çoğu kere bunun nedeni bu parazitler ve diğer mikroplar için ilaç üretme çabalarındaki sapkınlardır. Tıp her hastalık için bir ilaç, her mikrop için bir antibiyotik üretme çabasına son vermeli ve büyük manzara ile uyumlu tedavi yöntemlerine yönelmelidir. Bu da ancak evrimsel tıbba gereken önemi vermekle başarılır..

June 28, 2007

EVRİMSEL TIP-5

İnsan hastalıklarını evrimsel bakış açısından değerlendirmenin önemi tartışma götürmez. Yukarda değindiğimiz hastalık tanımına dönelim....

Hastalık, genel olarak, canlı bir yaratığın yeterince açık işaret ve belirti verecek kadar normal fizyolojik durumundan uzaklaşması olarak kabul edilebilir.....

Bu yüzeyel bir tanımlamadır. Bu tanımlama doğal yasalar karşısında hastalığın ne olduğuna değinmemektedir. Hastalığı bencil bir perspektiften, canlının (hastanın) bireysel görüş açısından, değerlendirmektedir. Bu tanımlamaya göre insan için zararlı herşey hastalık olabilir. Bu durumda “hastalık zararlı ve kaçınılması gereken bir durumdur. Olmasa da olur” diyebilir miyiz?

Dememeliyiz.. Çünkü hiç bir şey bu çıkarsamadan daha uzak olamaz. Hastalık zararlı da olabilir, yararlı da... Bazı hastalıklar, hatta hastalıkların çoğu bireyler için zararlıdır belki ama, tür için kesin olarak yararlıdır.
Kaçınılması ise olanaksızdır.
Olmasa olmaz. Hastalık olacaktır. Olmaya mecburdur.

Canlılar var oldukca hastalıklar da var olacaklardır. Çünkü hastalıklar, doğanın canlılara empoze ettiği baskılardır. Onlar karşısında canlı bir adaptasyon yapacak ve doğa sağlam ve güçlü olanı seçecektir.
Bu bir doğa yasasıdır.

Günümüzde pratik edilen tıp elbette bu yasayı dikkate almaz. Bu yasaya önem vermeden hasta tedavi eden tıp uzun vadede insanlığa zararlı olabilir. Evrimsel biyolojik ilkeleri dikkate alarak hasta tedavi etmek hastaları ölüme terketmek değildir. Aşağıda ne demek istediğimi açıklamaya çalışacağım.

Tıpda antibiyotiklerin en yaygın kullanılma alanı soğuk algınlıklardır. Viruslara bağlı olarak ortaya çıkan bu hastalıklarda antibiyotikler yararsızdır. İkincil olarak ortaya çıkması muhtemel hayali enfeksiyonları önlemek için kullanılmaları, ilkel bir nedendir. Kabul edilemez. Evrimsel tıp antibiyotiklerin rastgele kullanılmasına karşıdır. Antibiyotik kullanma son derece yakından denetlenmeli ve antibiyotikler yalnız özel reçetelerle ve ancak yararlı oldukları kanıtlandıktan sonra, kullanılmalıdır.

Dezenfekte eden ve böcek ve haşereleri öldürmeyi amaçlayan ilaç ve kimyasal maddeler de dikkatli kullanılmalıdır. DDT’nin verdiği zararları unutmamak gerekir. Her fırsatta biyolojik dengeyi sağlayan doğal yöntemler yeğlenmelidir. Zararlı haşereler doğal düşmanlarına yok ettirilmeye çalışılmalıdır.

Hastalıkların gerçek doğası evrimsel biyoloji dikkate alınarak saptanmalı ve tedavi onlara hitabetmelidir. Bunun için daha çok erkendir. İnsan genomu ortaya konmuş ve gen sayısı saptanmıştır ama henüz bu yaklaşık 30 bin genin çok azının ürünü bilinmektedir. Daha da kötüsü bu genlerin birbirleri ile olan ilişkileri hakkında bilinenler çok azdır. Daha en azından 100 yıl, belki daha da uzun yıllar araştırmak gerekecektir. Genlerle ilgili sırlara kısa bir zaman dilimi içinde vakıf olmak mümkün değildir. Her şeyin bir zamanı vardır. İnsan genomu projesine devam edilmeli ve bu konu asla ihmal edilmemelidir. İnsan genom projesinin bir başka yararı da insanın diğer hayvanlar arasındaki yeri ve önemini çok daha anlamlı bir şekilde ortaya koyacak olmasıdır.

Tıbbın aynı zamanda sosyal bir bilim dalı olduğu her seferinde hatırlanmalı ve asla unutulmamalıdır. Hastayı doktora götüren nedenlerin çoğu fiziksel değil, psikolojik bozukluklardır. Hastalıkların birçoğunu ilaçsız tedavi etmek mümkündür.

Hastalıkların tedavisine verilen önem kadar, önlemlerine de önem vermek gerekmekedir. Bu da evrimsel ilkeleri iyi bilmeyi gerektirir. Size daha önce “pleiotropi” denen bir genetik ilkeden bahsetmiştim. Bu ilkeye göre ileri yaşlarda ortaya çıkan hastalıkların nedeninin, gençlik döneminde yararlı olan genler ve onların ürünleri olduğuna değinmiştim. Bu gerçeği dikkate alarak, insanlar için yeni ve değişik bir yaşam tarzı tasarımlanabilir. İleri yaşlarda görülen hipertansiyon, diyabet, kalp ve damar hastalıkları, hemiplejiler ve çeşitli sinir sistemi bozuklukları, hatta multiple sklerozis ve Alzheimer demansı gibi etiyolojileri bilinmeyen hastalıklar ve immünite bozukluklarına bağlı olarak ortaya çıkan bazı hastalıklar, gençlik yıllarında alınan tedbirlerle önlenebilir. Şu anda bu konuda hemen hiç bir şey bilinmemektedir. Ya da bilinenler çok azdır. İlerde bu konuda yeterince bilgi birikimi olacaktır. Bu da evrimsel tıbba verilecek önemle hızlandırılabilir.

Devam edecek....

June 27, 2007

EVRİMSEL TIP-4

İnsanın halife olmadığı gerçeğini kabul etmek tıp açısından da önemlidir. İnsanın doğal yasalara uyması zorunluğu tıbbın insan sağlığına daha değişik ve gerçekçi bir anlayışla yaklaşmasını gerektirir. Bu da insanlık için çok daha yararlıdır. Insanı yücelten hümanistik eğilim bir fantazidir. Gerçek dünyada fantazilerden yararlanılamaz. Yalnız hümanistik değerlere önem veren ve büyük manzaradan uzaklaşan tıp, insanlığa yeterince yararlı olamayabilir.

Bunun en veciz örneği olarak, rastgele kullanılan antibiyotiklerin bakterilerde antibiyotik direncinin giderek artmasını ve birçok mikrobun artık onlardan etkilenmemesini gösterebiliriz. Daha da kötüsü bu sorumsuz pratik, bazı yararlı bakterilerin neslinin tükenmesi gibi bir sona da neden olabilir.

Ayrıca doğayı çeşitli şekillerde manüple ederek dengesini bozmanın öldürücü virus pandemilerine neden olması mümkündür. İnsalık bu örneklerden birçoğunu deneyimlemiştir. Yeni ve muhtemelen çok daha tehlikeli ve öldürücü pandemiler sıralarını beklemektedirler.

Devam edecek

EVRİMSEL TIP-3

Görüldüğü üzere yalnız tıp değildir insana ve insanlığa hizmet etmekle yükümlü olan bilim dalı. Bütün bilim dallarının temel amacı insanlığa hizmettir. Bilimde başka espri, neden, amaç yoktur. Önemli olan insan olarak, insan gibi yaşamaktır. Bilim insanı insanca yaşatmak için vardır. Yoksa doğayı öğrenmenin, doğal yasaları bulup çıkarmanın ne gibi bir anlamı ve yararı olabilir? Bulunan yasaların insan yaşamına uygulanmaması ve insanların onlardan yararlanmaması durumunda “bilim bilim içindir” diktumu geçerli olacaktır. Bu diktum yanlıştır.

Hastalığa dönelim. Tıp açısından hastalığı tanımladık. Peki evrimsel tıp açısından bu tanımlama yeterli midir?

Tıbbın her bilim dalından yararlandığına değindik. Evrimsel biyolojiden de yararlanır mı tıp? Yararlanmalı mıdır?

Tıp temel olarak biyolojinin insan denen hayvana uygulanan şeklinden çok daha fazla bir bilim dalıdır. Bünyesinde sosyal bilimleri de barındırır. İnsan, sosyal tarafı ağır basan “sosyal bir hayvandır”. Bireylere önem vermesinin nedeni de budur. Evrimsel biyolojiden etkilenmeyen tıp, büyük manzaradan uzak bir diğer hümanistik eğilimden başka bir disiplin olamaz. Insanı diğer canlılardan ve doğadan soyutlayan hümanizm bence, günümüzde kabul edilmemesi gereken bir yaklaşımdır.

Klasik tıp insanı bu doktrine sadık kalarak üstün bir yaratık olarak kabul eder ve bu haliyle İslam’dan ve diğer dinlerden farksızdır. Tıbba göre de insan halifedir. Evrimsel biyolojiyi biraz bilen biri için bu diktum gerçeklerden daha uzak olamaz. İnsan, insan için önemlidir. Dolayısıyla tıp için de önemlidir ama, bu önemin bazı ölçüler içinde kalması daha da önemlidir. Böyle bir ölçünün olmaması, reddedilmesi veya anlaşılmaması, sonunda insana ve onunla birlikte doğaya büyük zararlara neden olacaktır.

Dolayısıyla insan, hümanistik bir görüş açısından bakılarak değil, büyük manzaraya önem veren evrimsel bir görüş açısından bakılarak değerlendirilmelidir. Hümanizm, insanlık perspektifinden, antroposentrik bir eğilimdir ve hem doğa, hem de insanlık için kesin olarak zararlıdır.

İnsanın değeri kendinden menkul olmamaldır. İnsan gerçek değerini kendinde değil, doğada aramalıdır. İnsanın arayıp da her seferinde kendinde bulduğu üstün değerler, ona doğa tarafından verilmemiştir. İnsan doğa açısından zayıf ve nahif bir hayvandır. İnsan doğanın tasarımladığı ve her canlı ve cansız varlığın uymak zorunda olduğu yasalara uymakla yükümlüdür. İnsan halife değildir.

Devam edecek...

June 21, 2007

EVRİMSEL TIP-2

HASTALIK NEDİR?

Hastalık nasıl tanımlanır? Bunun için önce Encyclopedia Britannica’ya bakalım.....

Disease commonly is considered to be a departure from the normal physiological state of a living organism suffucient to produce overt signs, or symptoms.

Hastalık genel olarak canlı bir yaratığın yeterince açık işaret ve belirti verecek kadar normal fizyolojik durumundan uzaklaşması olarak kabul edilir.....


Hastalık nedeni canlının kendinde olabilir. Çoğu kere bu hastalıkların nedeni bilinmez ve idiopatik, primer gibi terimlerle tanımlanırlar.

Hastalık nedeni dış etkenlere bağlı olabilir.

Üçüncü ve günümüzde giderek önem kazanan hastalık nedenini iatrogenic (iyatrojenik) dediğimiz ilaç ve diğer tedavilere bağlı olarak ortaya çıkan hastalıklar oluşturur.


Tıp hastalıkları hastaların bakış açısına göre tanımlar, yorumlar ve diğer bilimlerden farklı olarak ,hastalığa değil, hastaya önem verir. Tıbba göre hastalık yoktur, hasta vardır. İnsana verilen önemi simgeleyen bu tümcenin başlangıcı Hipokrat’a kadar gider. İnsana verilen önemi daha dramatik olarak belirtmeye olanak yoktur. Doktor insana hizmet eder. Tıp ise insanlığa....


Tıpda önemli bir diktum daha vardır.

“Primum nil nocere........”
Önce zarar verme....


Bu tümce de insana verilen değeri simgeleyen önemli bir doktrindir. Açıkca tıp, insanın insana ve insanlığa hizmetinden başka bir şey değildir.


Temelinde insana yardım etmek olan tıbbın bir bilim dalı olduğu kesindir ama, tıp fizik veya kimya gibi nisbeten homojen ve dar bir bilim dalı değildir. Diğer bütün bilimlerin bir araya gelmesinden oluşmuş, son derece geniş ve karmaşık bir bilim dalıdır.


İstisnasız her bilim dalı, tıbba hizmet eder. Çünkü her bilimin amacı insanlığa olumlu katkılarda bulunmaktır. Bilim bilim için değildir. İnsanlık içindir. İnsanlığı ilerletmek içindir. Öğrenmek ve öğrenilenlerin insanın rahat, mutlu, sağlıklı ve uzun yaşaması için kullanılması demektir.

June 20, 2007

EVRİMSEL TIP

Evrimsel tıp insan sağlığına başka bir boyuttan bakan bir bilim dalıdır. Bu boyut evrimdir.

Evrimsel açıdan bakınca insan sağlığının, insan hastalıklarının karşıtı olmadığı gerçeği ile karşılaşılmaktadır. Yani sağlıklı insan hasta olmayan insan demek değildir. Bu ilginç durumu anlamak kolay olmayabilir. Ama anlaşılmasında yarar vardır. Evrimsel bakış açısına göre hastalığın ne olduğuna ilerde ayrıntılı bir şekilde değineceğim. Şimdilik hastalıkların ve sağlığın kısa tanımlarını yapmakla yetiniyorum.

Sağlık fizyolojik bir kavram olup, mevcut organ sistemlerinin optimum düzeyde görev yapması demektir. Hastalıklar ise doğanın canlılar üzerinde olan baskısına bağlı olarak ortaya çıkan adaptasyon bozukluklarıdır.

Bireyler organ sistemlerinin optimum düzeyde olmasına rağmen hasta olabilirler ve hasta olmalarına rağmen fizyolojik olarak sağlıklı kabul edilebilirler. Yaşam bir uzlaşmadır. Buna sağlık ve hastalık kavramları da dahildir. Evrimsel açıdan yaşam ayrıca diyalektik bir fenomendir. Bu konuyu daha önce kendi başlığı altında incelemiştim.

Bazı hastalıkların nedenlerinin evrimsel biyolojik ilkelerde saklı olabileceği, son birkaç yıl öncesine kadar, kimsenin ne ilgisini ne de dikkatini çekmiştir. Hastalıkların nedenlerini, onları evrimsel bakış açısından incelemeden her zaman kesin olarak anlamak ve dolayısıyla tedavilerinde yeterince başarılı olmak mümkün olmayabilir. Tıp hala emprik yöntemlerin yardımı ile ilerlemektedir. Başarılı tedavilerin bir çoğunda bile neden başarılı olunduğu tam olarak anlaşılamamaktadır. Çünkü evrimsel etkenler dikkate alınmamaktadır.

Daha da ötesi, insanın diğer hayvanlarla birlikte doğal koşullara uymakla yükümlü, sürekli evrime uğrayan bir yaratık olduğu gerçeğini tıp yeterince dikkate almamaktadır. Şu anda pratik edilen tıp, evrimsel biyolojiye karşı kayıtsız bir tutum sergilemektedir. İnsan hastalıklarının moleküler mekanizmaları açıklanmaya çalışılırken, büyük manzaradan uzaklaşılmakta ve ayrıntılarda kaybolup gidilmektedir.

Tıbbın bu eksikliğini evrimsel tıp kompanze edeceğe benzemektedir. Hastalıkların tedavisinde başarılı olmak, bazılarını önlemek veya daha başlangıç dönemlerinde iken tanımak, yeni ve evrimle bağdaşan tedavi yöntemleri tasarımlamak, hastalıkların tuttuğu sistemlerle ilgili çeşitli evrimsel gelişmeleri bilmekle kolaylaşacaktır.

April 01, 2007

SEVGİNİN DARASI....

SEVGİNİN DARASI...

Sana seni sevdiğimi söylememiştim..

Fırsat mı olmamıştı, yoksa gerek mi duymamıştım?
Hatırlamıyorum!..
Nasıl olsa biliyorsun diye düşünmüş olmalıyım.

O kadar belli idi ki sevgim..
Onu belirtmek aşkımı abartmak olacaktı.
Abartmayı sevmezdin...

Ne sen sordun, ne de ben söyledim.
Senin de beni sevdiğini tahmin ediyordum.
Ama emin değildim..

Bütün sorun bu değil miydi zaten!
Sevmek ve sevildiğinden emin olmamak.
Yine de ben bunu kendime dert edinmek istemedim.

Beni sevmen o kadar önemli değildi.
Çünkü ben seni ikimize de yetecek kadar seviyordum.
Sevgi dengemizin bozuk olabileceğini hiç düşünmemiştim....

Kefelerin birinde benim sevgim vardı.
İkimiz için...

Diğeri boştu.
Benim kefe ağır basıyordu.

Terazinin varlık nedenine aykırı idi bu.
Kefelerde sevginin karşılıklı olması gerekmezmiydi?

Senin sevginin darasını almamıştım.
Sevgimizi dengelememiş ve
Benimkini seninkine karşı ölçmemiştim.

Bu hatamı birgün karşı kefenin darası artınca anladım.
Yeni bir sevgi gelmişti oraya seninkiyle birlikte.
Ama benimkine karşılık değildi o sevgi...

Denge bozulmuş ve bu keresinde,
Senin kefe ağır basmaya başlamıştı.
Aramızda darası ağır üçüncü bir sevgi vardı.

Sana seni sevdiğimi söylemek istedim.
Ağırlığı benim kefe lehine değiştirmeyi umuyordum.
Ama çok geçti..

Benden duymak istediğin bir çift sözü,
Başkasından duymuştun....
Denge bozulmuştu ve
Sevgimiz, darasını yitirmişti...

HACI

December 04, 2006

WE TRAVEL BETWEEN THE ETERNITIES......


Zaman gezmeniyizdir biz...
Yalnız yıldız tozu değiliz!
Canlıyız da……

Sonsuz geçmişle, sonsuz gelecek arasında,
Seyahat ederiz.

Aradaki kısa süreyizdir, belki ama,
Sonsuzu ikiye bölmeye yeteriz….

We travel between the eternities......

Bir sonsuzdan gelir, diğerine,
Seyahat ederiz..
Zaman gezmeniyizdir, biz…..

Doğarız, ölürüz..
Ölürüz, doğarız...

Ve her seferinde sonsuzu,
Ortasından,
İkiye böleriz……..

We travel between the eternities.....

HACI

November 11, 2006

EVREN BİLGİ ÜZERİNE KURULMUŞ OLMASI NE DEMEKTİR?

Müthiş Bir Evrende Yaşıyoruz!
Evrenin en bol metası bilgidir. Hemen her şey ya bilgi üretir, ya da bilgi olarak birikir. Evrenin temeli bilgidir. Peki:

Evrenin temelinin bilgi olması ne demektir?

Bu soru tek bir cümle ile yanıtlanabilir.

Evrenin bilgi üzerine kurulması demek, doğal süreçlerin bilgi üretmesi demektir.

Doğal süreçler sırasında bilgi açığa çıkar ve bu bilgi birikir. Bilgi doğal süreçleri yönlendirmez. Doğal süreçlerin icrası sırasında bilgi bir artık olarak geride kalır ve artefakt da denebilen bu artık zamanla birikir. Bilgiden yararlanmak insanlara özgü bir niteliktir. Doğa bilgiyi kullanamaz ve sürekli olara birikmekte olan bilgiden yararlanamaz. Çünkü doğa akıllı değildir. Bu bilgi yalnız canlılar için önemlidir. Ondan yararlanmak sofistikasyon gerektirir. Doğayla karşılaştırılınca her canlı az çok sofistikedir. Kendisine sunulan seçeneklerden uygun olanlarını seçer ve onların yardımı ile yaşamına bir yön verir. Hemen her canlı biriken bu bilgilerin kendi yaşamını ilgilendiren kısmından yararlanır. Bakteriler, hatta viruslar için bile bilginin önemi vardır. Zaten virusları bilinen en küçük biyolojik bilgi birimleri olarak bile tanımlayabiliriz. Aslında viruslardan bile daha küçük biyolojik bilgi birimleri vardır. Proteinlerden oluşan bu bilgi birimleri prion olarak bilinirler. Biriken bilgilerden yararlanarak onları kendi yetenekleri muvacehesinde kullanan canlılar, doğaya adapte olmuş olurlar. Buna biz doğal seçilim diyoruz. Canlı varlıklarla cansız varlıklar arasındaki en büyük fark budur.

Doğa için bilginin bir tür artık veya artefakt olduğuna değinmiştik. Bunu biraz açalım. Big Bang’i ele alalım... Big Bang kuramının nasıl geliştiğini inceleyelim. Einstein’ın 1915 yılında genel görelilik kuramını yakından inceleyen Rus bilim adamı Aleksandr Friedmann, 1920’li yılların başında, matematiksel olarak sayılarla belirtilen bu kuramın, evrenin genişlemesini gerektiren bilgilerle donandığını iddia etmiştir. Bu iddiadan ilk rahatsız olan Einstein’ın kendisi olmuş ve evrenin genişlemediğini göstermek için kuramına genişlemeyi durduran bir sabit eklemiştir. Hubble evrenin genişlediğini bulduğu zaman Einstein hatasını anlamış ve onun yaşamının en büyük gafı olduğunu söylemiştir.

Evrenin genişlemesi kuramı biriken bir bilginin ürünüdür. Geriye dönük olan bu bilgi giderek birikmektedir. Bir filmin geriye doğru çevrilmesi gibi, bilim adamları genişleyen evren senaryosunu geriye doğru oynatmışlar ve evrendeki bütün maddenin bir zamanlar tek bir noktada birikmiş olması gerektiği sonucuna varmışlardır. Bu durumda evrenin bu maddenin patlaması ile ortaya çıktığı görüşü mantıklı bir çıkarsamadır. Buna büyük patlama anlamına gelen Big Bang denmiştir. Daha sonra bu patlamanın, diğer patlamalar gibi, kaotik olmadığını gösteren gözlemler yapılmış ve biriken bilgilerden yararlanılarak, genişleme kuramı geliştirilmiştir. Bu patlama ve genişlemeden arta kalan zemin radyasyonu önce saptanmış sonra ölçülerek patlamanın doğası hakkında ayrıntılı bilgiler elde edilmiştir. Bütün bu bilgiler Big Bang kuramını desteklemektedir. Bundan 13,7 milyar yıl önce vuku bulmuş müthiş bir fenomen, doğanın bilgi birikimi ilkesi yüzünden kaybolmamış ve bize kendisi hakkında bazı önemli ip uçları vermiştir. Buna benzer daha sayısız bilgi birikimi ve ip uçları vardır. Üstün insan entellektüalitesi o bilgilerden yararlanarak, doğanın gizemini çözmeye çalışmaktadır.

Doğada bazı ilginç yasalar vardır. Bunların en ilginci Heisenberg’in belirsizlik ilkesidir. Her ne kadar bu yasa elektronların hızı ve konumunun belirsizliğini belirtmek için ortaya atılmış ise de, başka doğal süreçler, hatta evrenin ortaya çıkış nedeni için de geçerlidir. Şimdilik onların ayrıntılarına girmek istemiyorum. Şu kadarını belirtmekle yetineyim ki bu ilke, biriken ve ilerde her hangi bir şekilde kazanılacak bilgiye bir sınır getirmektedir. Geçmişte vuku bulan her şeyi bilmek mümkün olmadığı gibi, gelecekte vuku bulacak olanları da bilmek tümüyle olanaksızdır. Bu yasa bize yalnız geçmişin az çok bilineceğini ama, geleceğin asla bilinemeyeceğini söylemektedir.

Bilgi birikimi, zaman gibi bir doğa yasasıdır. Zamanla yakından ilgilidir. Ama yalnız geçmiş zamanla ilgilidir. Zamanı yakından incelersek, ilginç bir niteliği olduğunu görürüz. Zaman geçmektedir. Bu geçmenin hızını saptamaya olanak yoktur belki ama, ışık hızı ile bir tür ilişkisi olabilir. Zaman ayrıca görelidir. Sabit olan yalnız ışık hızıdır. Einstein’a göre uzay, zaman ve ışık hızı birlikte hareket ederler. Işık hızına yakın hızlarla hareket etmekte olan bir uzay gemisinde zaman yavaşlar... Çünkü uzay genişler. Bir insanın aklının ürünü olan bu kavramlar, insanların çoğunun mantığı ile bağdaşmamaktadır. Zaman aslında geçmişten geleceğe doğru hareket eden bir kavramdır. Şimdiki zaman yoktur. Olamaz. Çünkü geçmişten şimdiye uzanan zaman, anında geçmiş zaman olmaktadır. Gelecek zaman ise kuramsal bir zamandır. Çünkü geleceği belli değildir. Dolayısıyla biz yalnız geçmiş zamandan bahsedebiliriz. Bilgi birikimi için de yalnız geçmiş zaman ölçü olarak alınır. Bilgi gelecekte değil, geçmişte aranmalıdır. Çünkü bilgi yalnız geçmişte birikir.

Bu gözlemler evreni yaratan bilinçli ve herşeyi bilen bir Tanrı’nın varlığı ile bağdaşmamaktadır. Çünkü bilgi evrenin kullandığı bir araç olmayıp, geride bıraktığı bir artefaktır. Evren bilgiye dayanarak hareket etmemektedir. Evrenin hareketleri bilgi üretmektedir. Hepsi o kadar... Biriken bu bilgiyi kullanan bir entellektüalitenin ortaya çıkması evrenin tasarımı değildir. Bir tesadüftür. Geleceği bilmeyen bir yaratıcı tasarımlayamaz. Yalnız geçmişte biriken bilgileri değerlendiremede başarılı olan insan entellektüalitesi evren için bir afterthought dur..

Selamlar

HACI

August 16, 2006

BİLİME NELER OLUYOR?

İnsan aklının imajinasyonunun sonu, sınırı yoktur. İnsan aklı yerinde duramaz. Böbrekler nasıl aralıksız idrar üretmekle yükümlü, kalp nasıl her an çarpmak zorunda ise, organların durmaları veya kısa bir süre için bile olsa, görev yapmaya ara vermeleri nasıl onların ölmeleri ile özdeşse, beynin de aynı ilkeleri izlemek zorunda olduğunu biliyoruz. Beyin uykuda bile düşün üretmekten kendini alıkoyamaz. Tabii uykudaki fantastik düşüncelere imajinasyon ve mantıklı düşün demiyoruz. Rüya diyoruz. Karşılaştığı doğal olgu ve ilginç fenomenlerin doğasını çözemeyen insan, imajinasyonuna baş vurur ve onları kurduğu görkemli fantazilerin aracılığı ile açıklamaya çalışır. Antik mitlerin, Tanrı, din ve geleneklerin doğuş nedeni budur. İnsan doğal olguları olmaları gerektiği veya oldukları gibi değil, kendi anlayacağı şekilde açıklamaya çalışır. Bu ilginç durum insan aklı ile doğal süreçler arasındaki çelişki ve uyuşmazlıklardan sorumludur.

Doğal fenomenlerin çoğu ne insan akıl ve mantığı ile, ne de, ilginç olarak, onun müthiş imajinasyonu ile, bağdaşır... Doğal olguların kendilerine göre işleyiş mekanizmaları vardır. Bu mekanizmaların çoğu insan beyninin bile imgeleyemeyeceği kadar fantastik süreçlerdir. Onları kuramsal olarak imgelemeye ve çözmeye elbette olanak yoktur. Deneysel olarak kanıtlanamayan bu doğal olguların gizemini çözmek olanaksız denecek kadar zordur. Ama yine de insan aklı durmaz.. Düşün üretir..... Doğal olgulardaki mekanizmaların gizemini çözmeye çalışır. Üretilen düşünlerin çoğu kurgusal imajinasyonlar ve fantazilerdir. Hayallerinin peşinde koşan insan yaşamını, eninde sonunda gerçekleştirdiği rüyaları ile zenginleştirir.

Bilimin kökeninde, doğanın doğasını öğrenme merakı ile birlikte, insanın imajinasyonu ve onları gerçekleştirme tutkusu vardır. İnsanın hayal gücü geniş olmasaydı, bilim bu kadar hızlı bir tempo ile gelişemezdi. Bilim insanlar, özellikle erkekler için, ciddi bir meşgale ve yararlı bir çaba olmaktan öte, uğraşısı zevkli ve neşeli bir oyundur. Öyle olmasaydı Einstein görelilik kuramını ortaya atamaz, Planck quantum mekaniğini başlatamaz, Heisenberg belirsizlik kuramını bulamaz, Pauli dışlayacak bir şeyle karşılaşamazdı. İnsanlar ne uçabilirlerdi, ne de okyanusların derinliklerinde korkusuz gezinebilirlerdi.

İnsan, ayrıca, sonu ve sınırı olmayan imajinasyonunu matematikle silahlandırmış ve onu sezgilerinin görkemli bir yapıtı olarak kullanarak doğanın gizemini çözmeye başlamıştır. Matematik insan imajinasyonuna paralel bir gelişme kaydetmiş ve yalnız doğanın gizemini çözmede değil, aynı zamanda insanın fantazilerine ışık tutmada da yararlı bir bilim dalı haline gelmiştir.

Bu durum gerçekler ve fantaziler arasındaki sınırın giderek daralması ve muğlaklaşmasından sorumludur. Bilim-kurgu bilim arasındaki geçişi simgeleyen bu ilginç alan bir yandan daralırken, öte yandan bilime yön vermeye başlamıştır. İnsanlar her alanda fantazilerini gerçekleştirmede oldukca başarılı olmuşlardır. Bilimin sonu olmadığı ve hemen her rüyanın yaşanabileceği inancı insan düşüncesine hakim olmaya başlamıştır. Bu inanç bilim adamlarına doğaları iyi anlaşılmayan ve bilinmeyen fenomenleri kendi fantazileri ile açıklama cesareti vermiş, bazıları daha da ileri giderek bu fantazilerin pratik sonuçları üzerinde kuramsal projeler tasarımlamaya başlamışlardır.

Bilime bir şeylerin olduğu kesindir. Ama ne olduğu yeterince açık değildir. Geçmişte bilim kurgusal yaklaşımlardan yararlanmış ve onların sayesinde teknoloji müthiş bir ilerleme kaydetmiştir. Çocukluk fantazilerinin peşinde koşan bilim adamları, yüzyıl önce hayal bile edilmesi olanaksız araç, gereç ve aletler tasarımlamışlar, buluşlar yapmışlardır. Artık aya ve diğer gezegenlere gitmek, ya da oralara uzaktan kumandalı araçlar göndermek, bir sorun değildir. Teknoloji insan yaşamını derin bir şekilde etkilemeye başlamış ve geleceği dikte ettirecek olan bir güç haline gelmiştir.

Bu bağlamda insanların ihmal ettiği ilginç bir gerçek vardır. O da doğanın yaratıcılığının insanın, ne kadar fantastik olurlarsa olsunlar, bütün imajinasyonlarından çok daha geniş ve cüretli olduğudur. Aslında insanın zengin imajinasyonu kaynağını, doğanın sergilediği çözümü olanaksız gösterilere ayak uydurma çabasından almaktadır. Yine de bu konuda doğa ile yarışmak ve ona faik olmak olanaksızdır. Onlardan bazılarını öğrenmek ve öğrenilenlerin küçük bir kısmını taklit etmek bile insan yaşamını zenginleştirmeye yetmiştir.

21’nci yüzyılda ve ötesinde insan imajinasyonu, bilim ve teknolojiye giderek artan bir oranla yön vermeye devam edecektir. Bilim ve teknoloji bu yüzyıllarda bir öncekinden çok daha hızlı bir tempo ile ilerleyecek ve hem insan yaşamı, hem de onun sınırsız imajinasyonu ile daha sıkı bir şekilde entegre olacaktır. İnsanda zaman, mekan, uzay, evren, madde, enerji kavramları fantastik boyutlar ve nitelikler kazanacak, fizik şimdiki bilimsellik sınırını aşarak metafizik bir rüya aleminin sınırlarını zorlamaya başlayacaktır.

Bu süreç çoktan başlamıştır.


HACI

July 28, 2006

VAROLUŞÇULARA GÖRE TANRI

TANRI KAVRAMI ANA TEMASI ÜZERİNE KURULAN VARYASYONLAR veya TANRI’NIN VARLIĞI ÜZERİNE YAPILAN VAROLUŞÇU POLEMİKLER

Varız!

İnsan olarak, canlı olarak, Dünya olarak, Güneş sistemi olarak, Samanyolu galaksisi olarak, Evren olarak……..

Yoktan yaratıldık.

Bugün evrende varlığını gözlemlediğimiz herşey, Big Bang öncesinde yoktu. Vücudumuzu oluşturan atomların bir kısmı Big Bang sırasında, diğerleri ise, yıldızların merkezindeki sıcak fırınlarda sentez edildi ve Süpernovalarla evrene saçıldı. Bu arada ağır elementler oluştu. Bazı atomlar ve organik maddeler Dünyada buluştu ve ilk canlı hücre oluştu.


Yalnız birkac tür elementten oluşan ilk canlı hücre, dört buçuk milyar yıl süren bir evrim sonunda, insan oldu, iki ayağı üzerine dikilerek başını gökyüzüne kaldırdı ve orada kendisini yaratan yüce varlığı aradı. Gördüğü muhteşem manzara karşısında hayranlığını gizleyemiyordu. İnsan sonunda aradığı Tanrı’sına kavuşmuştu. Evren, insanların gözü aracılığı ile kendisine baktığını bilmiyordu. Gördüklerini Tanrı ilan etti……..


Evren, yarattığı insanda bilince kavuşmuş, var olduğunu öğrenmişti. Hem vardı, hem de güzel ve güçlü idi. Kendisine hayran kaldı. Gözlerini kendinden ayıramıyordu. İnsan olarak yarattığı kulu kendisine hürmet etmeliydi. Ondan yararlanıp, kendisi hakkında bilgi sahibi olmalı, kendisini yakından tanımalıydı. Kimdi, neydi, öğrenmeliydi. Bütün evreni yaratan kendisi değil miydi?


Ne kadar da görkemli bir yaratıcı idi! Ne kadar muhteşem! İnsan gözü ile baktığı ve varlığını gözlemlediği kendisi mi idi, yoksa yarattıkları mı?


Gördükleri kendi eseri miydi, yoksa kendisi mi?


Bilmiyordu!


Emin değildi!

Bilmesi mümkün müydü? Belki değildi!


İnsanı yaratmadan önce de vardı ama, varlığının farkında değildi. Ancak insan aklında bilince kavuşmuştu. Kendisine onun aracılığı ile bakıyor ve hayranlık duymaktan kendini alamıyordu. Bütün evren kendisi olsa idi bile, sorun yoktu.


Ama bu evren ya kendisi değil de, yarattıkları ise?


Kendisi nerde idi? Ne idi? Evreni yoktan nasıl var etmişti?


Bu soruların yanıtını bilmiyordu ama, öğrenmeliydi.


Kutsal kitaplarda yazılanlar bilimsel gözlemlerle bağdaşmıyordu. Onlar belki de insanların imajinasyonlarının ürünü idi. Dünyayı altı günde, insanları ise çamurdan yarattığını hatırlamıyordu.


Var mıydı?


İnsan gözü ile görülenler, insan aklı ile ulaşılmaya çalışılanlar kendisi mi idi?
Yoksa bütün bunlar insan aklının hayal ürünü mü?
Yok muydu yoksa?
Çok üzülürdü, yok idi ise!


Bu muhteşem evreni yaratmış olmayı çok isterdi.
Bu muhteşem evrenin kendisi olmak da fena bir şey değildi ya!
Kendisini düşünen ve yoktan var olduğunu bilen insanlar haklı olmalıydı.
Peki öyleyse, kendisini nasıl yaratmıştı?

Evreni ben yarattı isem, hala bana ait mi, diye düşündü!
Benim tarafımdan yaratıldıktan sonra, belki de benim otoritemin dışına çıkmıştır, artık bana ait değildir, diye hayıflandı…

Üzüldü!

Evren bazı ilginç yasaları izlemek üzere yaratılmıştı. Bu yasalardan biri belirsizlik kuralı idi. Hiçbir şey kesin değildi. Belki de kendi varlığı bile!


Evreni kendisi yarattı ise, neden böyle bir kural seçmişti acaba?
Bu durumda evreni kendi denetimi altında tutamazdı. Evren belki de yaratılış amacının dışına çıkmıştı.


Öyle ise evreni O yaratmamıştı!
Ne kötü, dedi…. Ne kötü!


Peki O da evrenle birlikte yaratılmış olabilir miydi?
Evrenin dışında var olabilir miydi?
Belki de yoktu!
İnsan aklında yaşıyordu……..


Kendi kendini yaratmış olabilir miydi?

Eğer kendini yarattı ise, kendi dışında var olmalıydı.
Bu durumda kendi varlığına kendisinin gereksinim duymuş olması gerekmez miydi?


Yani kendisi olmadan kendini yaratamazdı!
Demek ki kendisi, kendi varlığından dolayı vardı!
Tanrı’nın böyle bir koşula bağlı olması da ne demekti?
Tanrı hiç bazı koşullara bağlı olur muydu?


Öyleyse O yoktu!

Yoksa bazı koşullara bağımlı falan değil miydi?
Belki de varlığı hiçbir koşula bağlı değildi..


Ama, hiç bir koşula bağlı olmadan var olunabilir miydi?
Evrende var olan herşey bir koşula bağlı değil miydi?


Öyleyse O yine yoktu…


Olmadığına karar verdi…

Ancak böyle bir karar verebilmesi için, var olması gerekmez miydi?
Vardı o zaman!

Hem kendine inananların gönlünde, hem de kendisini inkar edenlerin aklında……..

Yoktu belki ama, olmalıydı.
Ne acı! Dedi…….
Ne acı!

Olmadığı halde olan tek şey idi, evrende……
Hem yaratılmıştı, hem de yaratmış…..

Hem vardı….

Hem de yok………

HACI

July 22, 2006

TÜRKİYE'DE CEHALET KURUMLAŞMIŞTIR.

Öteden beri Türk aydınlarını eleştirmekten çekinmişimdir. Onlar eleştirilmeyecek kadar değerli ve önemli oldukları için değil! İçinde bulundukları koşullarda daha iyi olmalarının mümkün olmayacağını düşündüğümden. AKP’nin başa gelmesinden sonra koşullar değişmiştir. Değişen bu koşullarda Türk aydınlarının başarısızlıkları daha da belirgin olmaya başlamış, bilime, demokrasiye ve insan haklarına ihanet sınırına yaklaşmaya başlamıştır.

Son yıllarda İslam'ın dirilmesi maskesi altında cehalet Müslüman ülkelerinde kurumlaştırılmaya başlamıştır. Cehaletin kurumlaştırıldığı ilk ülke İran'dır. Türkiye'de cehalet RP ve AKP partileri tarafından kurumlaştırılmıştır.

Cehaletin kurumlaştırılması ne demektir?
Cehalet ne demektir?

Bence bu konu çok önemlidir. Türkiye'de aydınlar yeterince etkili değillerdir. Türkiye cehalete teslim olmaktadır. Bence aydınlarımız bile yeterince aydın değillerdir. Onların çoğu Batı ölçülerinde cahildirler. Bunu söylemek istemezdim. Ama bazı gerçeklerin bilinmesinde yarar vardır.

Türk aydınları bilimden çok politikaya önem vermektedirler. Solcu veya komünist olmak aydın olmakla özdeştir.
Türk bilim adamları pasiftir. Kendi kabuklarına çekilmişlerdir.
Türk üniversitelerinin dünyadaki ilk 500'e girememelerinin elbette bazı nedenleri vardır.
O neden Türk aydınlarının ve profesörlerinin gerçekten aydın olmamalarıdır.

Nedense içinde bulunduğumuz bu kısır döngüden kurtulamamaktayız.. Makus talihimizi değiştirtmek için ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz. Biz sağ-sol mücadelesi yapıyoruz.

Asıl yapmamız gereken bilim-din mücadelesidir.

Türk aydınlarını bu şekilde suçlamak istemezdim. Aslında bize bu cehalet ve bağnazlık Osmanlı'dan kalmadır. Makus talihimizi değiştirecek aydın yetiştirememek en büyük kusurumuzdur. Türk bilim adamları ile Batı bilim adamları arasında büyük farklar vardır. Çünkü Türk bilim adamları Müslüman Türk toplumunun ürünüdürler. Batı bilim adamları ise laik Batı eğitiminin yetiştirdiği değerlerdir. Arada büyük farklar vardır. Bu gidişle bizim bu farkları aşmamız olanaksızdır. Bir eğitim devrimi yapmak zorundayız.

Önce cehalatin ne olduğunu açıklamaya çalışalım. Cehalet nedir?
Tek bir şey midir?

Cehaleti ben şöyle tanımlıyorum...

Önce cehaletin ne olmadığını belirteyim.. Cehalet bilgisizlik değildir.
Cahil insan bilir..

Cehalet kişinin içinde yaşadığı koşul ve zamanla bağdaşmayan ve yaşamına olumlu bir katkıda olmayan çağ dışı bilgidir.

Türkiye'de kurumlaşan bu çağ dışı, ilkel ve bilimsel olmayan bilgidir.

Cahilin aklı boş değildir. Keşke olsaydı.. Onu yeni bilgilerle doldurmak nisbeten kolay olurdu. Bütün yapacağımız onu eğitmek olurdu..

Cahilin kafası eski, antik, yanlış ve yalan bilgilerle tıklım tıklım doludur. Orada öğrenecek yer kalmamıştır.

Cahilin bir özelliği de öğrenememesidir. Cahil eğitilemez.

İlginç bir niteliği daha vardır cahilin.. Cehaletinin farkında değildir.

Milyonlarca Türk işte bu şekilde cahildir.. Eğitimleri mümkün değildir. Aslında onlar aydınlarımızı eğitmektedirler. Aydınlarımız onların etkisi altında kaldıklarından, Batı aydınlarından çok farklı bir azınlık oluştururlar. Çünkü aydınlarımız bilirler ki, Batı aydını gibi olurlarsa, halkla aralarındaki mesafe daha da açılacak ve halka ulaşmak tümüyle olanaksız olacaktır. Daha iyi olmaları, kendilerini ilerletmeleri ve Batı bilim adamları gibi davranmaları için bir motivasyon ve neden yoktur. Bu çabalar ödemeyecektir. Onlar abesle iştigal etmektir. Tam tersine, hiç birisi öyle olmak istemez. Çünkü o zaman halktan daha da çok kopacaklardır... Halktan yararlanamayacaklardır. Körler ülkesinde tek gözlülerdir onlar.. Kraldırlar, Türk aydınları…

Tabii bu arada içinde yaşadıkları bu cahil toplumdan fazladan birşeyler elde etmek de aydınlarımız için çekici gelmektedir. Başkalarının yazılarını, kitaplarını, buluşlarını üstlenirler ve onları bu cahil topluma dirhem dirhem satarlar. Toplum onları yeterince anlamaz ve yazılanları sorgulamaz.

Erbakan, Mercümek ve şürekasını da aydınlarımızın bir ekolü olarak kabul edebiliriz. Etmeliyiz de.. Diyanet işleri de Türk Müslüman aydınlarını temsil eden bir kurumdur. Camide vaiz veren hoca ve imam da bir Türk aydınıdır. Kadınların göbeklerine yazı yazan hocalar da..

Garip bir ülkeyiz.. Eskinin iyi kötü bütün yükünü, tabiri caizse sevap ve günahlarını sırtımızda taşıyoruz. Tabii taşıdığımız günahlar çok daha fazla.. Onlardan kurtulamıyoruz. Çünkü cahiliz.. Onları çok iyi biliyor ve yaşamımıza dikte etmelerini önleyemiyoruz. Bilmediğimiz onlardan nasıl kurtulacağımız. Onların çağ dışı bilgiler olduğunu bile bilmiyoruz.

İşte ülkemizde kurumlaşan ceharet bunlar ve diğerleridir..

Selamlar..

HACI

July 09, 2006

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!..-3

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!..-2'nin devamıdır...

Rutheford’un atom modeli oldukça gerçekçi olmasına rağmen eksiktir. Yapılan gözlemlerin tümünü açıklamaz. Atomu araştıran yöntemler daha yeni bulunmuş, atom düzeyine daha yeni inilmeye başlanmıştır. Quantum güçler ve yasalar henüz yeterince ortaya konmamıştır. Bir sistem olarak kabul edilen atomun stabilitesini nasıl sağladığı hakkında bilinen hemen hiç bir şey yoktur.

Atom sistemi ile güneş sistemi arasında benzerlik kurmak çekici gelmektedir ama, gözlemler bu analojiyi tümüyle reddedmektedir. Elektronlar atom çekirdeğinin etrafında bir bulut oluşturacak şekilde dolaşmakta, arada bir enerji kazanıp yörünge değiştirerek, bu enerjiyi geri verip eski yörüngelerine dönmektedirler ama, nedense çekirdeğe düşmemektedirler. Bu durum, örneğin Mars’ın kendi yörüngesinden ayrılıp, dünya ile aynı yörüngeyi paylaşması ve sonra eski yörüngesine dönmesi gibi bir şeydir.

Elektronların çekirdeğe neden düşmediğini açıklayacak bir kuram yoktur. Atom sisteminden merkezkaç gücü sorumlu olamazdı. Çünkü böyle bir güç yoktur. Merkezkaç gücü yapay bir güçtür. Öyle ise elektronun çekirdeğe düşmemesinin nedeni klasik fiziksel yasa ve ilkelerden biri veya birkaçı olamaz. Bu süreç daha başka ve gizemli güçler tarafından denetleniyor olmalıdır. Bu güçler ne olabilir?

Bu güçleri ilk farkeden, Danimarkalı bir Viking olan ve keskin baltası ile sivri mızrağını, ok ve yayını, boynuzlu mihferini çoktan terkederek, kendini fiziğe adayan Niels Bohr olmuştur.. Atomun daha ileri modelini Niels Bohr’a borçluyuz.

Niels Bohr, 7 Ekim 1885’de Kopenhag’da doğmuştur. Rastgele bir Viking değildir. Akademik bir aileden gelmektedir. Babası Kopenhag üniversitesinde fizyoloji profesörü idi. Kardeşi Harald daha sonra aynı üniversitede matematik profesörü olmuştur. Bohr iyi bir eğitimden geçmiş ve 1911 yılında fizikte doktorasını tamamlayarak, üniversiteden mezun olmuştur. Okulu bitirmesine birkaç ay kala babası kalp krizi geçirerek ölmüştür. Aynı yılın eylül ayında Bohr İngiltereye gitmiş ve Cavandish laboratuvarında J.J.Thomson’un yanında çalışmaya başlamıştır.

Ama kısa bir süre sonra o ortama uymadığını farketmiştir. İngilizlerin kendilerine göre bir yaşam tarzları vardır. Kendi aralarında bir tür kast sistemi olan bir sınıf sistemi geçerlidir. Yabancılar sevilmez ve küçük görülür. Bohr’un ingilizcesi yeterince iyi değildir ve kendini İngiltere’de yabancı hissetmektedir. Gururlu bir Viking olan Bohr, bu durumdan ve J.J. Thomson’un yeni düşüncelere karşı olan olumsuz tutumundan rahatsız olmaya başlamıştır. Ülkesine geri dönmek istemektedir.

Danimarka’ya dönmeye hazırlanan Bohr bir ara Rutheford’un yaptığı bir konuşmaya katılmış ve ondan çok etkilenmiştir. Bir ay kadar sonra kendisi ve Rutheford ortak bir arkadaşlarının evinde yemeğe davet edilmişler ve orada birbirlerini yakından tanıma, karşılıklı düşünce alış verişi yapma olanağına sahip olmuşlardır. Birbirleri ile çok iyi anlaşan bu iki fizikçi, Manchester’de birlikte çalışmaya başlamışlar ve Bohr Danimarka’ya dönmekten bir süre için vaz geçmiştir.

Bohr, Rutheford’un atom modeli üzerinde çalışmalar yapmış ve 1912 yılında Danimarka’ya dönmüştür. Döner dönmez nişanlısı ile evlenmiş ve Kopenhag üniversitesine öğretim görevlisi olarak atanmıştır. Kendini mesleğine adayan Bohr, 1913 yılından önce, kendisine 1922 Nobel fizik ödülünü kazandıracak olan, atomun yapısı ile ilgili üç makale yayınlamıştır.

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!..-4 ile devam edecek...

July 08, 2006

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!... 2

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!..-1'in devamıdır.

Atom modelinin oldukça ilginç bir tarihçesi vardır. Atom eski Yunanlılara göre, daha küçüğü olmayan, bölünemeyen maddedir. Böyle bir maddenin varlığı eski Yunan’da tartışılmış, bazıları böyle bir maddenin olması gerektiğinde israr ederlerken, diğerleri atom kavramını reddetmişlerdir.

Çağdaş atom modeli fiziksel ve kimyasal bir olgudur. Atomun simgelediği madde en küçük madde değildir. Atom, elementer zerrelerin çeşitli şekillerde bir araya gelmesinden oluşmuş, fiziko-kimyasal nitelikleri ve büyüklükleri farklı elementler şeklindedir. 100’ün üstünde türü vardır.

Rutheford atom modelini çağdaş görüşle az çok bağdaştıran ilk fizikçi olmuştur. Rutheford’dan önce J.J. Thomson’un atom modeli vardı. Bu modele göre atomu karpuza benzetmek mümkündür. Bu modelde elektronlar yuvarlak ve pozitif yüklü bir çekirdeğe karpuz çekirdekleri gibi gömülerek dağılmışlardır. Rutheford bu ilginç yapıyı daha yakından tanımak için bir dizi deney yapmıştır…
Onlara kısaca değineyim..

Rutheford deneylerine altından oluşan ince zarlara pozitif yüklü alfa zerrelerini fırlatmakla başlamıştır. Bilindiği üzere alfa zerreleri helyum çekirdeğinden oluşmuşlardır. Elektronlarından arındırılan helyum çekirdeğinde iki proton ve iki nötron vardır. Bu alfa taneciği olarak bilinir.

Bu deney sırasında Rutheford ince altın membrana fırlatılan alfa taneciklerinden çoğunun karşı tarafa geçtiğini gözlemlemiştir. Çok azı, duvara çarparak geri dönen tenis topu gibi, yansımışlardır. Bir kısmı hafifçe sağa veya sola doğru yansımışlardır ama, çoğu geri dönmemiştir.

Bu deneylerin sonunda Rutheford atomun son derece yoğun bir çekirdeği olması gerektiğine karar vermiştir. Deneyin sonucundan anlaşıldığına göre, atom kütlesinin hemen tümü bu çekirdekte yoğunlaşmıştır. Ve elektronlar bu yoğun çekirdeğin etrafında bir bulut oluşturmuşlardır. Alfa zerrelerinin çoğu çekirdekle temasa gelmeden, uzağından geçip gitmişlerdir. Alfa zerrelerinin çekirdekle çarpışmaları olasalığı çok azdır.

Rutheford bu çekirdek için santral çekirdek terimini kullanmıştır. Elektronların bu çekirdeğin etrafında bulut oluşturmasına rağmen alfa zerreleri, onların arasından herhangi bir güçlükle karşılaşmadan kolaylıkla geçebilmektedirler. O zaman bazı gerçekler bilinmediği için bu gözlem Rutheford’u ve diğer fizikçilari şaşırtmıştır. Oysa bugün biliyoruz ki elektronlar alfa zerrelerini durduramayacak kadar küçük taneciklerdir. Alfa zerreleri elektronlardan sekiz bin kere daha büyük bir kütleye sahiptirler. Elektronların alfa zerrelerini yansıtması olanaksızdır. Elektron bulutunu geçerek çekirdeğe yaklaşan alfa zerrelerinin çoğu, pozitif yüklü olduklarından, kendilerinden 49 kere daha büyük olan altın atomunun pozitif yükü ile bir kenara itilmektedirler. Altın atomunun çekirdeği ile çarpışmak ender bir olaydır.

Daha sonraki araştırmalar çekirdeğin bir atomun büyüklüğünün yüzbinde biri kadar olduğunu göstermiştir. Bu ilginç durumu daha iyi belirtmek için şöyle bir örnek verebiliriz:

Atom çekirdeğinin bir tenis topu büyüklüğünde olduğunu varsayalım. Buna en yakın piriç büyüklüğünde bir elektron 6,3 km uzaktaki bir yörüngede yer alacaktır. Bu yapıya nohut büyüklüğünde bir taş atın. Nohutun tenis topuna isabet etme olasalığı çok az olacaktır. Yakınına gelse bile her ikisi de pozitif yüke sahip olduğundan, alfa zerreleri daha çok pozitif yüklü olan çekirdek tarafından kolaylıkla uzaklaştırılabileceklerdir.

Rutheford 1908 Nobel ödülünü kazanmıştır. İlginç olarak bu ödülü kimya dalında almıştır Rutheford!. Kendisi kimyanın, fiziğin yanında ilkel bir bilim ve kimyagerlerin fizikçilere göre inferior bilim adamı olduğuna inanan bir fizikçidir. Nobel komitesi Rutheford’u atom modelini geliştirdiği için mükafatlandırmamıştır. Elementlerin parçalanması ve radyoaktif maddelerin kimyası konularında araştırmalar yaptığı için, Nobel kimya ödülüne layık görülmüş ve bir tür cezalandırılmıştır. Bu durum arkadaşları arasında espri konusu olmuştur.

Rutheford bir ara Kanada’da çalıştıktan sonra İngiltere’ye, Manchester üniversitesine dönmüş, orada alfa zerreleri üzerinde çalışmalarına devam etmiştir. İlginç olarak Rutheford bu zerrelerin aslında helyum çekirdeği ve radyoaktif çürümenin doğal bir ürünü olduğunu,kendi altında çalışan Hans Geiger’in çabaları sonunda öğrenmiştir. Geiger, kendi ismi ile anılan, alfa zerrelerinin varlığını gösteren ve onları sayan bir cihaz tasarımlamıştır.

Rutheford 1914 yılında İngiltere kralı tarafından şövalyeliğe layık görülmüş ve sir ilan edilmiştir. 1919 yılında Cavendish profesör ünvanının alarak, ilk atom modelini yapan J.J. Thomson’un yerini almış ve Cavendish laboratuvarının başına geçmiştir. Bu arada Marsden’le birlikta yaptığı çalışmalarda nitrojeni yine alfa zerreleri ile bombardıman ederek oksijenin bir izotopuna çevirmiştir. Bilim tarihinde ilk defa bir element laboratuvarda başka bir elemente dönüştürülmüştür. Bu tepkileşme sırasında bir hidrojen çekirdeği nitrojenden ayrılmıştır.

Rutheford 1920 yılında ayrılan bu hidrojen çekirdeği için proton terimini kullanmış, terim tutmuş ve yerleşmiştir. Bu dönüşüm için bir elementin transmütasyonu terimi kullanılır ve bu başarı nükleer fiziğin başlangıcını simgeler. Rutheford daha sonra alfa zerreleri ile bombardıman edilen hafif elementlerin bir proton attıklarını göstermiştir.

Rutheford 19 Ekim, 1937 yılında, yıllardır ihmal ettiği fıtığın neden olduğu bir komplikasyon sonucu yaşamını yitirmiştir. Muhtemelen fıtık kesesinde boğulan bağırsak gangren olarak yaygın peritonite ve sonunda bu başarılı fizikçinin ölümüne neden olmuştur.


QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!..-3 ile devam edecek....


HACI

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!... 1

Bu konu ile yıllardır ilgilenirim. Quantum fiziği konusunda ilk iletimi yazalı aradan nerdeyse 10 yıl geçti. Bu süre içinde oldukça ilginç şeyler öğrendim ve onları bazı bilim forumlarında tartıştım. Konunun hevesli bir amatörü oluğumu iddia edebilirim. Kuantum fiziğinin popüler tarafı müthiş ilgimi çekiyor. Matematiği ne kadar zorsa, matematiksiz ifade edilen quantum fenomenler o kadar neşeli ve anlaşılır... Onları okurken duyduğum hazzı dile getirebilmek için sizlerin de benimle aynı hisleri paylaşmanızı istiyorum. Quantum süreçleri sizlere yalnız anlayacağınız şekilde değil, aynı zamanda zevk alarak anlayacağınız bir şekilde açıklamak istiyorum.

İnsan bir konu üzerinde çalışırken zihninde bir takım modeller oluşturur. İnsan somut olguları modelsiz öğrenemez. Kuantum fiziğinin ilgi alanı olan atomaltı evrenini ve orada vuku bulan olağan üstü tepkileşmeleri insan aklının imgelemesi mümkün değildir. Çünkü onlar insan sağ duyusu ile bağdaşmazlar. Fizikçiler yapılan gözlemleri açıklamak için bazı modeller oluşturmaya çalışırlar ama, kuantum fiziği konusunda şimdiye dek pek başarılı oldukları söylenemez. Bu modeller çoğu kere matematiksel denklemler ve kuantum evreninde nelerin vuku bulduğunu simgeleyen imajlar şeklinde belirtilirler. O modellerden bazıları spesifik bir quantum fenomeni açıklamada gerçeğe çok sadık olabilirler. Ve onu doğru ve anlaşılır bir şekilde yansıtabilirler. Ama aynı fenomenin başka bir yönü için tümüyle yetersizdirler. Ayrıca diğer fenomenlerin çoğu imgelenemeyecek kadar müphem soyut kavramlar şeklinde tecelli ederler.

Modellerle ilgili bilinmesi gerekli tek gerçek onların gerçek olmadıklarıdır. Bir quantum fenomeni açıklamada son derece başarılı birden fazla model olabilir. İlginç olarak bu modeller birbirlerinin tam zıttı da olabilirler.

Örneğin ışık modelini ele alalım. Işık hem dalga hem de zerre olarak imgelenebilir. Bazı koşullarda dalga özelliği diğer durumlarda ise zerre özelliği manifest hala gelmektedir.

Atom modeli de böyle bir şeydir. Yapılan modellerin hiç birisi gerçeği yansıtmaz. Bazı atom modelleri atomun gözlemlenen niteliklerinden birini çok güzel açıklayabilir. Ama diğerlerini açıklamada yetersizdir. Her model yalnız kendi spesifik konusunda yeterlidir.

Muhtemelen insan aklının quantum aleminde vuku bulan süreçleri anlasa bile, imgelemesine olanak yoktur. Modellemelerle atomaltı evrende vuku bulan ekzotik süreçlerden yalnız birinin bir yönü açıklanabilir.

Atomun ve atomaltı zerrelerin imgelenmelerinin olanaksızlığına değindikten sonra, kuantum fiziğinin ilgi alanı olan bu alemin ilk ve en önemli modeli olan atom modeline kısa bir göz atalım.

QUANTUM PHYSICS FOR DUMMIES!... 2ile devam edecek...

HACI

June 22, 2006

EVRENİN UYMAK ZORUNDA OLDUĞU YASALAR

Bazı katı yasalara uyan müthiş bir evrende yaşamaktayız. Yasalar olmasaydı yıldız, galaksi ve gezegenlerin ve dünyada canlıların ortaya çıkarak evrimleşmesi için uygun koşulların oluşması, mümkün olamazdı. Evrende mevcut her varlık yasalara uymak zorundadır. Bunun bilinen bir istisnası yoktur. Canlılar cansız varlıklarda gözlemlenen yasaların tümüne aynen uyarlar. Yalnız uymakla kalmazlar.. Onlardan yararlanarak varlıklarını sürdürürler.

EVRENİN ORTAYA ÇIKMASINA KATKISI OLAN İLGİNÇ BİR YASA......

KAOS...

Bilgi içinde yaşadığımız evrende en bol olan metadır. Madde ve radyasyonun her davranışı bilgidir. Bilginin olduğu yerde kurallar da olmak zorundadır.. Çünkü bir takım kurallar olmadan bilgi ortaya çıkıp birikemez. Ve bilgi ancak o kurallar aracılığı ile derlenir..

Bilgi maddenin davranışlarının ürünü olarak ortaya çıkar. Bu davranış rastgele değildir. Ama basit de değildir. Karmaşıktır.

Evrende maddenin dağılımı neden rastgele değildir?

Çünkü maddenin dağılımı rastgele olsaydı, maksimum düzeyde bilgi verirdi ama, o bilginin derlenmesi mümkün olamazdı. Ve bu madde yıldızlar ve galaksiler şeklinde organize olamazdı.

Maddenin derlenecek yararlı bilgiler içerebilmesi için basit ve rastgele olmaması da gerekmektedir.

Her iki durumda da evren canlıların ortaya çıkması için uygun bir ortam oluşturamaz. Maddenin davranışının basit ve regüler olduğu bir evrende yeterince bilgi birikemez. Rastgeleliğin egemen olduğu evrende ise biriken bilgi derlenemez.

Zihninizde bir takım grafikler canlandırarak ne demek istediğimi açıklamaya çalışacağım.

Zihninizde iki kare çiziniz. İlkinin içini noktalarla doldurunuz. Ama bu noktalar son derece düzgün olsun. Aralarındaki mesafe hep aynı olsun. Her satırda aynı sayıda nokta olsun..

İkinci kareyi en ufak bir kural izlemeden rastgele noktalarla doldurunuz. Noktaların bazıları birbirlerine çok yakın olsun. Diğerleri bir yerde küme oluştursun. Karma karışık grafik bir şekil ortaya çıksın.

İlk karedeki noktaların düzeninden dolayı içerdiği bilgi çok az olacaktır. Bütün doğasını hemen görecek ve anlayacağızdır.

İkinci kare bizi şaşırtacaktır. Noktaların arasında görünüşe göre bir ilişki yoktur. Bu grafik bize birşeyler ifade etmektedir ama ne demek istemektedir? Bu karede o kadar çok değişik manzara ve bilgi birikimi vardır ki, derlenmesi olanaksızdır. Bilgi birikiminin en fazla olduğu bu karede ve ona benzer diğer durumlarda ondan bilgi derlemek olanaksızdır. Bilginin zenginliğine rağmen o kareden, yararlı ve kullanılır bir bilgi derlenemeyecektir.

İçinde yaşadığımız evren bu iki aşırı örnekten farklıdır. Ne basittir. Ne de rastgele... Bilgiden zengindir. Daha da ilginci bu bilginin derlenebilir olması keyfiyetidir. Bu evreni grafikle simgeleyelim. Karşımıza tanıyabileceğimiz, anlam verebileceğimiz şekiller çıkacaktır. O şekiller bilgiyi simgelemektedir. Aslında onlar maddenin bazı davranışlarının sonucu ortaya çıkan ve kendileri hakkında ip ucu veren çeşitli tablolardır. Biz onlar için rastgele diyemeyiz. Basit de değildir onlar.. Kompleks ama tanınabilir bir yapıya sahiptirler...

İçinde yaşadığımız evrende maddenin davranışı ne basittir, ne de rastgele. Kompleksdir. Basitlik ve rastgelelik aslında maddenin oldukça kolay ulaşılabileceği iki nitelikdir. İçinde yaşadığımız evren bu iki örneğe uysaydı, canlılar için uygun bir ortam oluşturamazdı. Bilinebilir bir evren olabilmesi için karmaşık olmaktan başka çaresi yoktur. Karmaşık olması demek rastgele olmaması demektir. Rastgele olmaması demek ise bir takım kurallara uyması demektir. İçinde yaşadığımız evrende maddenin karmaşık dağılımını sağlayan o kural nedir?

52’lik bir deste iskambik kâğıdı alalım. Onları dikine teker teker bir metre yukardan zemindeki metal paraya doğru düşürelim. Elimiz hafifçe titreyeceğinden, aldığımız nefes havayı hafifçe hareket ettireceğinden her seferinde iskambil kâğıdı farklı bir yere düşecektir. Bazıları para üzerine düşerken, çoğu etrafına dağılacak ve görünüşe göre rastgele bir tablo oluşacaktır. Yukardan bu tabloya tekrar bakın.. İslambil kâğıtları gerçekten oda içinde rastgele bir şekilde mi dağılmışlardır? Yoksa bir örnek mi oluşturmuşlardır?

Deneyi tekrarlayın... Her seferinde az çok farklı olmalarına rağmen benzer örneklerin oluştuğunu göreceksiniz. Deneyi bin kere de tekrarlasanız, örneklerin genel benzerliği değişmeyecektir. Çekim gücü gibi mükemmel deterministik fizik yasaları ortaya çıkan tablonun zenginliğinden sorumludur. Ama her zaman ortada belirli bir örnek vardır.

Bu deney kaotik sistemi simgelemektedir. Kaosun ilk kuralı başlangıç koşullarındaki değişikliklere olan aşırı duyarlıktır. Başlangıçtaki fark ne kadar az olursa olsun abartılacak ve kısa zaman içinde büyük boyutlara ulaşacaktır.

Başlangıçtaki koşulları birbirlerine ne kadar yakın tutarsak, ilerde nasıl bir örnekle karşılaşılacağını o kadar doğru tahmin edebiliriz. Yukardaki iskambil kağıdı örneğine dönelim. Deneyi büyük bir itina ve mümkün olduğu kadar kesinlikle tekrarlayalım. Sonucu doğru tahmin edebilmek için başlangıçta izlenmesi gereken kesinlik, linear olarak değil, geometrik olarak artacaktır. Aynı veya benzer örneği oluşturmak için başlangıçtaki değişgenleri çok daha katı sınırlar içinde tutmamız gerekmektedir. Aynı örneğe ulaşmak imkansızdır belki ama, ona yaklaşmak için bile ilk deneydekinden beş on kere değil, en azından bin kere daha dikkateli olmak zorundayız. Kaotik sistemlerde gereken kesinlik de, kaosun kendisi gibi, geometrik olarak artacaktır.

Evrende mevcut yasalar, kaos ve karmaşıklığın manifest olması için ideal koşulların ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde yapılanmışlardır. Bir başka evrende fizik yasalarının kaotik çözümleri farklı olabilir. Onun nasıl bir evren olabileceğini tahayyül edemiyorum.

Evrenin başlangıç koşullarına dönelim. Kaotik sonuçları olan evrenlerde başlangıç noktasında oluşacak en ufak bir sapma farklı evrenlerin ortaya çıkmasına neden olacaktır. O evrenlerde egemen olan fizik yasaları da farklı olacaktır.

Bu durumda diyebiliriz ki kaos, evrendeki karmaşık düzenden sorumlu bir yasadır.

*Kaos şekilsiz değildir.
*Kaosun niteliği hiç bir zaman değişmeyecektir.
*Kaosda her nokta kararsızdır. Ama ortaya çıkan manzara şekilsiz değildir.
*Kaos yüzeyel olarak düzensizdir. Periyodik değildir. Kendini tekrarlamaz. Ama gizli (kriptik) örnekler
bazı katı kurallara uyar.

Kaos içinde yaşadığımız evrenin uyduğu bir yasadır. Diğer evrenler bu yasaya uymayabilirler. Onlarda madde ve enerji galaksiler, yıldızlar ve gezegenler şeklinde organize olamayacak, yaşam ortaya çıkamayacaktır. Yaşam ancak çözümleri kaotik olan fizik yasalarının hükmettiği evrenlerde mümkündür.


HACI

June 04, 2006

Başarının Sırrı Nedir?

Önce kendine düşman yaratmaktır!

Çok önemli bir taktiktir... Hemen her zaman tutmuştur...
Yeni bir düşünceniz mi var? Yeni bir din, bir inanç veya politik görüş, herhangi bir yaklaşım ve yeni bir çözüm yolu?
Uygulanmasını istiyorsunuz. Yararlarını açıklıyorsunuz ama, yeterince destek bulamıyorsunuz. Çünkü yalnız yararları açıklamakla amacınıza ulaşamazsınız. Buluşunuzun neden uygulanması gerektiğini, kendinize bir düşman yaratarak daha iyi açıklayabilirsiniz.... Hatta buna mecbursunuz!

Muhammed İslam’ı yayarken cahiliye devrini yaratmış ve ona saldırmıştır.
Hitler Nasyonal Sosyalizmin kabul edilmesi için Yahudiliği düşman ilan etmiştir..
Aynı şekilde komünizmin tutması için de devletin içinde burjuva, feodalist, iğrenç kapitalist gibi bazı düşmanlar yaratılmıştır.

Kendinize düşman yaratabilirseniz, savınızı çok daha kolaylıkla savunur ve yayabilirsiniz. Yaratacağınız düşman sizle mücadele edemeyecektir. Çünkü öyle bir düşman yoktur. O düşman sizin hayal ve fantazilerinizin ürünüdür. Gerçek değildir.
Tek başına o düşmana saldıracak, onu kolaylıkla ezerken, kendi düşüncelerinizi yayacaksınız.....

Başarının sırrı kendine düşman yaratabilmektir...


HACI

IŞIK HIZI NEDEN GÖZLEMCİDEN BAĞIMSIZ OLARAK SABİTTİR?

EİNSTEİN’IN ÖZEL GÖRELİK KURAMI

Einstein özel görelik kuramını 1905 yılında yayınladı. Buna göre:

1.Fizik yasaları her türlü referans noktasından bağımsızdır.
2.Işık hızı uzayda sabittir ve gözlemi yapanların hızından bağımsızdır.

İlkine göre evrenin her yerinde fizik yasaları aynıdır.
İkincisine göre hızınız ne olursa olsun ışık hızını hep aynı ölçersiniz. Bu yazımda ben ışık hızının uzayda hareket eden her referans noktasına göre neden sabit olduğunu açıklamaya çalışacağım. Önce insan sağduyusu ile bağdaşan bir kaç örnek vermek istiyorum.

Size göre saatte 100 km hızla yaklaşmakta olan bir otobüse doğru siz saatte 50 km hızla ilerleyen bir otomobildesiniz. Bu durumda otobüsün size yaklaşma hızını saatte 150 km olarak ölçersiniz.

Aynı şekilde aynı hızla rüzgara karşı koştuğunuzu düşünün. Hızınız rüzgarın hızı oranında yavaşlayacaktır. Rüzgarı arkanıza aldığınız zaman ise hızınız aynı oranda artacaktır.

Her gün sağduyumuzla bağdaşan bunlara benzer gözlemler yapmaktayız. Bu durumda diyebiliriz ki ışığın hızının bizim hızımızdan etkilenmemesi insan sağduyusu ile bağdaşmamaktadır. Böyle şey olmaz. Bu bir yanılsamadır.

Işık hızının uzayda sabit olması gerektiğini ilk ortaya atan Einstein değildir. Bu gözlem Maxwell tarafından yapılmıştır. Newton’un hareketle ilgili yasaları ile, Maxwell’in denklemleri çelişki halindedirler. Newton’a göre hareketler birbirlerine eklenirler. Newton’a göre ışığa doğru hareket eden birisi ışığın hızını, hareket etmeden duran birisinden daha fazla olarak ölçmelidir. Işık için bu örneği veriyoruz ama, Newton ışığın da bir hızı olduğunu bilmiyordu. Ona göre her olgu evrenin her tarafında aynı anda vuku buluyordu....

Size doğru saatte 100 km hızla gelmekte olan bir otobüsün hızını siz otobüse doğru saatte 50 km hızla hareket ediyorsanız, saatte 150 km olarak saptamanız gerekir.. Maxwell’e göre ise, sizin hızınız ne olursa olsun, ışığın hızı aynıdır. Newton’un doğru, Maxwell’in yanlış olabilmesi için ışığın hızının çeşitli referans noktalarına göre farklı olarak ölçülmesi gerekmektedir.

Albert Michelson önce kendi laboratuvarında, daha sonra Edward Morley ile birlikte başka bir laboratuvarda, dünyaya çeşitli yönlerden ulaşan ışığın hızını karşılaştırmış ve hep aynı olduğunu bulmuştur. Bu gözlem Michelson-Morley deneyi olarak bilinir.

Bu gözlemin anlamı nedir? Sizin hızınız ne olursa olsun, size yaklaşmakta olan otobüsün hızını saatte 100 km olarak ölçmek demektir. Otobüs hangi istikametten size yaklaşırsa yaklaşsın, hızı saatte 100 km’yi geçmeyecektir, demektir.

Bu durum insan sağduyusu ile bağdaşmamaktadır. Ayrıca bu durumu açıklamak da kolay olacağa benzememektedir.

Bütün bu gözlemlerin kökeninde esir (ether) teorisi yatmaktadır. Bu kurama göre dünya ve diğer gezegenler, esir denen sihirli bir maddenin içinde hareket etmektedirler. Işık bir dalga olduğundan, yayılacağı ortamın bu dalga hareketini iletme özelliği olmalıdır. O zamanın inanışına göre bunu esir sağlamaktadır. Esirin içinde dalgalar daha hızlı yayıldıklarından sağlam bir dokusu olması gerekmektedir. Bu doku hem çok sağlam olmalıdır, hem de dünya, ay, gezegenler gibi yapıların içinden geçmesine direnç göstermemelidir. Ayrıca ışık Maxwell’in gösterdiği gibi bir dalga hareketinden ibaret olduğundan böyle bir ortama gereksinim vardır. Aksi takdirde ışık evrende yayılamaz. Dünya esirin içinde hareket ederken bir esir rüzgarı oluşturduğuna inanılmaktadır. Bu rüzgara doğru hareket ederken veya onu arkaya alınca dünyada ölçülen ışığın hızı farklı olmalıdır. Michelson- Morley deneyleri bu inanışın doğru olmadığını kanıtlamıştır. Işık hızının neden sabit olduğu ve bunun önemi bilinmemektedir.

Esirin varlığını son bir kere kanıtlamak için Hollandalı fizikçi Hendrik Lorentz ile, İrlandalı fizikçi George FitzGerald bu gözleme kendilerine göre ilginç bir açıklama getirmişlerdir. Bu açıklamaya göre dünya esir içinde ilerlerken, esir rüzgarlarına maruz kalmakta ve fizik olarak sıkıştırılmaktadır. Bu yüzden Michelson-Morley deneyindeki bütün ölçüler sıkıştırılmışlar, kısalmışlardır. Bu iddiaya göre esir içinden geçmekte olan cisimlerin atomları sıkışmaktadır. Bu yüzden dünya sıkışarak küçülmekte ve ışık hızı farklı olarak ölçülmemektedir. Bu Lorentz-FitzGerald kontraksiyonu olarak bilinir. Çok az fizikçi bu düşünceyi kabul etmiştir. Einsten bu yaklaşımın yapay ve zorlama olduğunu ileri sürmüş ve onaylamamıştır. Einstein’a göre ışık hızının değişmemesinin başka nedenleri olmalıdır. Onları Einstein 1905 yılında açıklamıştır. Asıl bu açıklamanın inanılmaz olması gerekmektedir. Ama yapılan deneylerin hepsinde doğruluğu kanıtlanmıştır. Esir yoktur. Çünkü esire gereksinim yoktur.

Einstein’ın Lorentz-FitzGerald kontraksiyonunu alarak kendi kuramına adapte ettiğini ileri sürmek yanlıştır. Einstein da sıkışmadan bahsetmektedir ama, bu sıkışma çok daha farklı bir kavramdır. Lorentz ve FitzGerald sıkışma kavramını Faraday’ın kuramına dayandırmaktadırlar. Faraday’ın bu kuramına göre elektrik yüklü parçacıklar, yani atomlar, hareket ettikleri zaman birbirlerine yaklaşırlar ve sıkışırlar. Bu teoriye dayanan Lorentz ve FiztGerald, kendi sıkıştırılma kuramlarını geliştirmişlerdir. Daha sonra Faraday’ın bu kuramının doğru olmadığı anlaşılmıştır. Yani hareket halinde olan elektrik yüklü parçacıklar sıkışmamaktadırlar. Öyleyse Lorentz-FitzGerald kuramı yanlıştır. Dünyanın fiziksel bir sıkışması söz konusu olamaz.

İlginç olarak Einstein da durum muhakemesi yapmış ve Maxwell denklemlerinin ilk ilkesi olan ışık hızının değişmemesinden hareket ederek, matematiksel olarak aynı sonuca varmıştır. Ama cisim değil, uzay sıkışmaktadır. Hızla hareket eden bir cismin içinde bulunduğu uzay, hareket yönünde, gözlemi yapana göre sıkışmaktadır. Einstein’ın matematik hesaplarına göre ayrıca zaman da genişlemektedir. Yani duran bir gözlemciye göre ölçülünce hareket halinde olan saat yavaşlamaktadır. Uzayın çekilmesi (kontraksiyonu) ve zamanın genişlemesi(yavaşlaması) birlikte Lorentz transformasyonu olarak bilinir)

Tabii bu arada hareket eden objelerin hızları ile birlikte ağırlıkları da artmaktadır. Saatte 5 km hızla hareket etmekte olan otomobillerin çarpışması ile, 50 km hızla birbirleriyle çarpışan otomobillerin neden olacakları zarar çok farklıdır. Hareket eden objelerde kinetik enerji artmakta ve bu enerji pratik olarak kütleye dönüşmektedir. 1905 yılında Einstein kütle, enerji ve hızla ilgili bu formülü şöyle ifade etmiştir.

M=E/C2

Yani bir cismin enerjisi E kadar artarsa, kütlesi de bu enerjinin ışık hızının karesine olan oranı kadar artar. Kinetik enerji cisme eklenince kütlesi artar ve simetri olayından dolayı bu artma her türlü enerji için geçerlidir. Einstein bu formül üzerinde iki yıl düşünmüş ve şu sonuca varmıştır.... Eğer her enerjinin kütle olarak karşışığı varsa, her kütlenin de bir enerji olarak karşılığı olmalıdır.

O zaman bu formulü şöyle ifade etmek mümkündür.

E=MC2....

Şimdi gelelim asıl konumuza..

Işık hızının gözlemcinin hızından bağımsız olduğu kuramını örneklerle açıklamaya çalışalım......

Çok ileri teknolojiye sahip bir uygarlıkta yaşadığımızı ve saniyede 250 bin km hızla hareket eden bir uzay gemisi satın aldığımızı düşleyelim. Bu uzay gemisi ile saniyede 300 bin km hızla hareket eden bir ışık huzmesini izlemeye karar veriyoruz. Ayrıca uzay gemisinin hızını kesin olarak bilmiyoruz. Saniyede 250 bin km’den daha hızlı hareket etmesi olasalığı var. Bu vesile ile onun maksimum hızını da ölçeceğiz. Çok güvendiğimiz bir arkadaşımızdan bize start vermesini istiyoruz. Arkadaşımızın elinde bir lazer silahı var. Üçe kadar sayacak ve bu silahı boşluğa doğru ateşleyecek. Biz de aynı anda uzay gemisinin warp motorunu ateşleyeceğiz.

Arkadaş 1, 2, 3 start komutunu veriyor ve lazer silahının ateşliyor. Biz de aynı anda warp motorunu ateşliyoruz. Yarış başlıyor.

Newton’a göre zaman ve uzay absolüdür. Arkadaşımız bizi uzaktan izliyor ve lazer ışık huzmesinin saniyede 300 bin km hızla, bizim ise uzay gemisi ile, ancak saniyede 250 bin km hızla gittiğimizi gözlemliyor. Newton’a göre, arkadaşın ışık huzmesinin bizden saniyede 50 bin km hızla uzaklaştığını görmesi gerekiyor. Ayrıca uzay gemisi ile ışık huzmesini izlemekte olan bizim de aynı şeyi görmemiz, ve ışığın hızını saniyede 50 bin km olarak ölçmemiz gerekir.

Bir süre sonra yarış bitiyor ve arkadaşımızla bir araya geliyoruz. Uzay gemisi ile lazer ışığını izlerken ışığın hızını saniyede kaç km olarak ölçtüğümüzü soruyor arkadaş. Uzay gemisi ile ışığı izlerken bütün çabalarımıza ve warp motorunu zorlayarak hızımızı bir ara saniyede 275 bin km’ye çıkarmamıza rağmen, lazer ışık huzmesinin bizden saniyede 300 bin km hızla uzaklaştığını söylüyoruz. Biz ne kadar hızlı gidersek gidelim, bize göre ölçtüğümüz ışığın hızı hiç değişmiyor. Görünüşe göre biz ışık hızıyla bile gitsek, ışığın hızını saniyede 300 bin km olarak ölçeceğiz. Bu durumda diyebiliriz ki bizim zaman ve mesafe ölçümüz, arkadaşımızın zaman ve mesafe ölçüsünden farklı. Bu nasıl olabilir? Biz kendi saatimize güveniyoruz ve arkadaşın hesaplarına inanmıyoruz. İlk defa çok güvendiğimiz bir arkadaşımızla aramızda uyuşmazlık çıkıyor.

Bu durumu Einstein şöyle açıklıyor:

Newton’un absolü zaman ve uzay kavramları yanlış.. Yanlış olması lazım.. Çünkü geçen yüzyıl içinde yapılan yüzlerce deney ışık hızını kensini ölçenin hızından bağımsız olduğu kanıtlanmış durumda. Burası kesin.. Bilinmeyen bunun neden böyle olduğu..
Einstein’a göre zaman ve uzay relatif.....
Işık hızı sabit ama uzay ve zaman onları ölçenlere göre değişiyor.

Herbirimizde kendimize ait güvenilir bir saat olsun. Onunla aradan geçen zamanı ölçelim. Newton’a göre, diğerlerine göre hareket ettiğimiz zaman bu saatlerin uyuşması lazım ama, nedense bu saatler uyuşmuyor. Hepsi de iki olay arasında geçen zamanı farlı olarak gösteriyor.

Mesafe için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Hareket ederken elimizde güvendiğimiz bir ölçü olduğunu düşünelim. Birbirimize göre hareket etmeye başladığımız an ölçülerin de değiştiğini gözlemliyoruz. Aynı mesafe için farklı ölçüler ortaya çıkıyor. Belli olaylar arasındaki mesafeyi her biri farklı olarak ölçüyor. Uzay ve zaman bu şekilde davrandıkları için ışık hızı değişmiyor. Hep sabit kalıyor. Işık hızını sabit yapmak için uzay ve zaman bu şekilde davranıyor... Einstein’ın iddiası bu......

Bu iddia günlük yaşamımızda karşılaştığımız olgular ve sağduyumuzla çelişiyor.

Einstein’ın bu akıl almaz iddiası nasıl açıklanabilir?

Gelecekte yaşadığımızı düşlediğimiz ileri teknolojiden günümüze dönelim ve kendimize ucuz bir motorsiklet alalım. En fazla saatte 100 km hızla gidebilsin. Onunla kuzeye doğru giden bir yolda, saatte 100 km hızla ilerliyoruz. Bu yol ilerde kuzey-doğuya doğru yönelen başka bir yolla birleşiyor ve bu keresinde kuzey-doğu’ya doğru aynı hızla ilerliyoruz. Bu durumda kuzeye olan hareketimiz artık saatte 100 km değil. Çünkü hızın bir kısmı ile doğu’ya doğru hareket etmeye başladık. Kuzey yönünden hız çaldık. Daha az bir hızla kuzey’e doğru ilerliyoruz. Bu basit gözleme dayanarak Einstein’ın bu ilginç kuramına şöyle açıklayabiliriz:

Objeler uzay içinde ilerlerler.. Bunu çok iyi biliyoruz.. Ama objeler aynı zamanda zaman içinde de ilerlerler. Hiç bir şekilde hareket etmeseniz bile, içinde bulunduğunuz ortamda mevcut objelerle birlikte, zaman içinde hareket halindesiniz. Uzay içinde hareket etmeyebilirsiniz ama, her zaman zaman içinde hareket etmek zorundasınız. Newton zaman içinde hareketin, uzay içindeki hareketten çok farklı olduğuna inanıyordu. Ama Einstein öyle düşünmüyor.. Einstein’a göre uzay ve zaman içinde yapılan hareketler birbirleri ile yakından ilgili.

Sokakta hareketsiz durmakta olan bir otomobile bakın... Uzay içinde hareket etmiyor. Hareketsiz durmasına rağmen otomobil, zaman içinde hareket ediyor. Zaman geçiyor. Otomobil, şöförü, içindeki yolcular, ona bakan siz ve diğerleri hep birlikte zaman içinde senkronize bir hareket halindesiniz. Uzay içinde hareket etmiyorsunuz. Yalnız zaman içinde hareket ediyorsunuz. Yani zaman hepinize göre aynı hızla geçiyor. Her biriniz için aynı saniyeler söz konusu..

Şimdi her şeyin durarken yalnız otobobilin hareket ettiğini düşünün.. Bu durumda diyebiliriz ki otomobil yalnız zaman içinde değil, aynı zamanda uzay içinde de hareket ediyor. Otomobilin zaman içinde yaptığı hareket ne ise (ki bu durumda hareketsiz durmak) o, bu keresinde, uzay içinde yapılan bir harekete de katılıyor. Uzay içinde yapılan hareket, zaman içindeki hareketten çalıyor. Kuzey istikametine giderken, doğuya dönmenin, kuzeye gitmeden çalması gibi, uzay içinde yapılan hareket, zaman içinde yapılan hareketten çalıyor. Hareketsiz durmak da bir tür harekettir. Sıfır harekettir. Yani matematik olarak böyle ifade edilebilir. Hareketin yavaş olduğu ve sonra hızlandığı da düşünülebilir. Kuzeyden doğuya doğru dönünce nasıl kuzeye doğru olan hızınız azalıyorsa, zaman içinde hareket ederken, uzay içinde de hareket etmeye başlayınca, zaman içindeki hareketimiz yavaşlıyor.. Otomobil hareket etmeye başlayınca zaman içinde yapılan hareketin bir kısmı uzay içinde de yapılmaya başlıyor. Bu demektir ki, otomobilin zaman içindeki hızı, uzay içinde hareket ettiği zaman yavaşlıyor. Otomobil içinde olan için, dışarda hareketsiz duran size ve diğerlerine oranla zaman, daha yavaş geçmeye başlıyor. Aynı olguyu otomobilin içinde ve dışında olanlar farklı hızlarla algılıyorlar.

Motorsikletle kuzeye doğru giderken doğu yönüne dönmeniz örneğine geri dönelim. Saatte 100 km’den daha hızlı gidemiyorsunuz. Eğer gidebilseydiniz, doğuya doğru dönünce hızınızı biraz artırabilir ve kuzeye doğru olan hızınızdan fedakarlık yapmazdınız. Ama hızınızı artıramadığınıza göre, kuzeyden ne kadar çok saparsanız, kuzeye doğru olan hızınızdan o kadar çok kaybedeceksiniz.. Kuzeye ve doğuya olan hızlarınızın toplamı saatte 100 km’yi geçemez. Bu sizin motorsikletin hız limiti.. Hepsi o kadar. Dolayısıyla doğuya doğru olacak her sapma, kuzeye olan hızdan çalacaktır. Buna mecburdur.

Işık hızı sabit olmasaydı, Einstein’ın bu kuramı doğru olmayacaktı. Ama ışık hızı sabit olduğundan uzay ve zaman içinde yapılan hareketlerin toplamı ışık hızını aşamaz. Veya bunu şöyle de ifade edebiliriz. Uzay ve zaman içinde yapılan hareketlerin toplamı ışık hızı ile sınırlıdır. Işık hızını geçemez.

Bu durumda biz bir objenin zaman ve uzay içinde yaptığı hareketten bahsediyoruz. Bu hareketler birbirlerini tamamlıyorlar. Duran otomobil harekete geçince onun zaman içinde yaptığı ışık hızı ile ilgili hareketinin bir kısmı, uzay içindeki hareketine dönüşeceği ve bu iki değerin toplamı ışık hızını geçemeyeceği için, otomobilin zaman içinde yapacağı hareketin hızı yavaşlamak zorundadır...

HACI

YAŞAM DİYALEKTİK BİR FENOMEN MİDİR?
Bu konteksde kullandığım “diyalektik” teriminin anlamı, Hegel mantığının bir ürünü olan “diyalektik materyelizmdeki” anlamı ile özdeştir. Marx, Hegel’den bu terimi kendi felsefi görüşü olan komünizmi tanımlamak için adapte etmiştir. Bu bağlamda diyalektik, karşıt görüşlerin, tez ve antitezlerin sürekli ilişkilerinin sağladığı çözümlerdir.

Bu ileti politik bir bildiri değildir. Sadece politikada kullanılan bir terim tarafımdan biyolojiye adapte edilmiştir. Bu terimi kullanmamın en büyük nedeni savunduğum görüşün başka türlü daha açık ve veciz olarak ifade edilmesinin olanaksızlığıdır.

Dünyada yaşamın nasıl başladığı henüz kesin olarak bilinmiyor. Ancak bu ilginç konu giderek açıklık kazanıyor. Bildiğimiz kadarıyla yaşam, çeşitli dönemlerden geçerek günümüze ulaşmıştır. Bu dönemlerin her biri tek başına bir devrimdir. Gerçek canlının bu dönemlerin hangisinde ortaya çıktığı bile kesin olarak belli değildir.

Canlıların evriminde ilk dönem hücrenin oluşmasıdır. Aslında bu ilk basamak en kolay açıklanabilen bir dönemdir. Hidrofilik ve hidrofobik yöreleri olan yağlar bir araya gelerek, aşağı yukarı çağdaş bakterilerin büyüklüğünde, membranla kuşatılmış hücreleri oluşturmuşlardır. Bu ilk basamak fiziksel bir süreçtir ve kaçınılmazdır.

Daha sonra gerçekleşen ve ilki ile senkronize olmuş olması gereken ikinci dönemde, bu ilkel ve cansız hücrelerin içinde amino asitler, onların çeşitli şekilerde ve zamanın doğal koşullarını tatmin etmek üzere bir araya gelmesinden oluşan peptid ve proteinler ve diğer organik moleküller birikmislerdir. Bu basamakta sentez edilen bütün moleküller hücre içinde tutulmuşlar, çoğalmışlar ve birbirleri ile tepkileşerek diğer organik moleküllerin ortaya çıkmasını sağlamışlardır. Bu basamak da, tümüyle otomatik fiziko-kimyasal süreçlere bağlı olduğu için, kaçınılmazdır.

Üçüncü dönemde daha kompleks ve uzun moleküller sentez edilmişlerdir. Bu moleküller monomerlerden oluşan polimerlerdir. Benzer moleküller bir araya gelip, birbirlerine tutunarak uzun organik molekülleri sentez etmişlerdir. Bu basamak anlaması en zor olanıdır. Bu dönemde zamanla ortaya çıkan RNA molekülü, hem kendisinin aynını kopya edebilmekte, hem de bazı spesifik proteinleri kusursuz (!) kopyalayabilmektedir. Bu basamakta genler henüz sahneye çıkmamışlardır. Çeşitli RNA molekülleri onlar gibi, ancak son derece ilkel bir düzeyde, görev yapmaktadırlar. Bu ilkel ama oldukca etkili ve başarılı düzen sayesinde proteinler artık birbirlerinin benzerini değil, aynını kopyalamaya başlamışlardır. Daha doğrusu proteinler kendilerini, yalnız RNA’den oluşan bir genetik aparatusa kopya ettirmektedirler. Canlılığın bu dönemde kazanıldığı iddia edilebilir. RNA dünyası olarak bilinen bu dönemin gününüzde benzeri olmadığından, protein-RNA ilişkilerinin doğası hakkında bilinen hemen hiç bir şey yoktur, diyebiliriz. Bu nasıl bir yaşamdır? Proteinler mi RNA’yı kullanarak ona kendi benzerlerini sentez ettirmektedirler, yoksa RNA mı hücre içinde bütün denetimi eline geçirmiş ve proteinlere nasıl davranacaklarını dikte ettirmektedir? Aslında bu soru önemlidir. Aşağıda nedenine değineceğim….

Yaşamın dördündü döneminde RNA’dan DNA oluşmuş, gerçek genetik aparatus devreye girmiş ve RNA başka görevler üstlenmeye başlamıştır. Bu dönemi oldukca iyi bilmekteyiz. Bildiğimiz kadarıyla histon denen proteinler DNA’nın denetiminde, her şeyi değilse bile, çok şeyi söyleyen moleküllerdir. Proteinler hücresel etkinliklerin pasif katılımcıları olmayıp, onun yönetimine etken olarak katılan moleküllerdir.

Yaşamın ortaya çıkış neden ve mekanizmalarını araştıran bilim adamlarına göre, kuramsal olarak, hücre içinde mevcut organik mokekülleri, DNA ve RNA’yı, mineralleri ve daha ne varsa hepsini, ölçülü bir şekilde bir araya getirerek canlı bir hücre oluşturmak mümkündür.

Bu konuya kendilerini adamış bilim adamlarının yukardaki kuramsal ifadesinin doğruluğunu saptamaya, hatta denemeye teşebbüs etmeye bile, olanak yoktur. Çünkü biyoteknolojik olarak hücrenin moleküler öğelerini bir araya getirmeye olanak yoktur. Ayrıca bu moleküllerin kendilerine göre bir hücreye katılma sırası vardır. Milylarlarca molekülü bu sırayı izleyerek bir araya getirmenin olanaksızlığı meydandadır.

Biyologlar ve genetikçiler ayrıca, hücresel etkinliklerin yalnız genler tarafından saptandığına inanmaktadırlar. Onlara göre genler hücrenin ne yapmasını istiyorlarsa, hücreler yalnız onu yapmaktadırlar. Hücreler diğer emirlere boyun eğmezler. Diğer direktifleri ancak genler üzerinden geliyorlarsa, uygularlar..

Bu ne kadar doğru bir ifadedir? Hücreler genleri aracılığı ile de olsa, bazı diğer dış etkenlere gereksinim duyarlar mı? Genleri dışında hücreleri yönlendiren başka etkenler var mıdır? Onlarsız hücre var olabilir mi?

Son yıllarda ünlü Harvard Biyoloji profesörü Richard Lewontin’in önderliğinde yeni bir eğilim ortaya çıkmıştır. Bu eğilim kesin olarak tutacağa benzemektedir. Lewontin’e göre yaşam, genetik olarak şifrelenen mokeküllerin birikiminden çok daha fazla bir fenomendir. Bu konuda Lewontin “Triple Helix” başlıklı bir de kitap yazmıştır. Bilindiği üzere çağdaş yaşam, bir iki istisnası ile, çifte sarmal DNA molekülünün varlığına gereksinim gösterir. Üçli sarmal da ne demektir?

Lewontin’e göre üçüncü sarmal hücrenin dışındaki koşullarla ilgilidir. Çünkü yaşam yalnız şifrelenen moleküllerin ve diğerlerinin bir araya gelmesinden değil, aynı zamanda daha başka etkenlerin de varlığına gereksinim gösteren süreçler dizisinden oluşmuştur. Lewontin’in kitabında bu etkiler üçüncü helix ile sembolize edilmişlerdir.

Peki bu etkenler nelerdir?

Doğada canlılar yalnız genlerinin etkisi altında etkinlik göstermezler. Canlılar, çevrelerinde mevcut diğer etkenlerle çok yakın bir ilişki içindedirler ve onları dikte ettirdiği koşullara uymakla yükümlüdürler.
Mısır, buğday ve pamuk ürünlerinin çevreya bağlı olarak değişmesi, tropikal sarılgan bitkilerin gösterdiği çeşitlilikler, her Galapagos adasında farklı bir ispinoz kuşunun gelişmiş olması ve diğer sayısız gözlemler örnek olarak gösterilebilir. Lewontin’e göre üçüncü sarmal, canlı ile içinde yaşadığı ortam arasında mevcut, her biri diğerinin oluşmasını sağlayan diyalektiktir.

Bence Lewontin’in bu buluşu son derece mantıklı bir çıkarsamadır. Canlıların en büyük özelliği çevrelerine uymalarıdır. Canlılar sadece molekül ve atomlardan oluşmuş varlıklar değillerdir. Uygun koşullar olmadan bu moleküller bir araya gelerek, canlı hücreye dönüşmüş olmamalıdırlar.

Canlı hücrelerin çoğalmaları, fonksiyonlarını yapabilmeleri, yaşamlarını belli bir zaman sürdürebilmeleri için genlerinin yanı sıra bazı dış etkenlere de gereksinimleri vardır.

Başka bir deyişle, bütün öğelerini en ince ayrıntısına kadar kesin olarak bilsek de, onları bir araya getirerek canlı ve fonksiyonel bir hücreyi oluşturmamız mümkün olmayabilir. Ya da oluşan hücre dünyada mevcut diğer hücrelere benzemeyebilir.

Bu nedenlerden dolayı Lewontin’den esinlenerek ben,yaşamın, diyalektik bir fenomen olduğunu iddia ediyorum…..


Not:
Bu konuda bir kaç yorum daha yapmak istiyorum.Genler etkilerini bir vakumda veya tek başlarına gerçekleştirmezler. Görevlerini başarırken çeşitli etkenlerle tepkileşirler. Bu etkenler fiziksel de olabilir, biyolojik ve kimyasal da. Sahilde yaşayan canlılar, çok sayıda etkenlerin arasında ayrıca aynı zamanda, sürekli olarak sahile vuran dalgaların da etkisi altındadırlar. Bu yüzden denizin derinliklerinde yaşayan canlılardan oldukca farklı bazı biyolojik nitelikler kazanmışlardır. Bu canlıların almış olduğu şekilden (fenotipik niteliklerden), genler ve dalgalar birlikte sorumludurlar. Dalgalardan bir tür yardım almadan ve onlardan yararlanmadan genler tek başlarına bu ortama uyan canlıların ortaya çıkmasını, orada yaşayıp, çoğalmalarını, gelişme ve evrimlerini sağlayamazlar. Bu canlıların evrimi genlerinden çok dalgalarla ilgilidir. Zamanla artan veya azalan dalgalara uyum yapmak zorundadırlar. Bu da genlerin etkinliklerinin değiştirilmesi ile başarılır. Aslında evrim süreci genlere dikte edilen dış etkenlerdir. Hücre zarı üzerine etki yapan çeşitli etkenlerin, bazı mekanizmalarla çekirdeğe ulaşan sinyallere dönüştüğü ve bu sinyallerin genleri etkilediği tahmin edilmektedir. Ortama uyum ve zamanla evrimleşme, bu sinyallere uygun yanıtların verilmesi ile başarılıyor olmalıdır.

Dünyadan daha büyük veya daha küçük bir gezegende ortaya çıkacak yaşamda canlıların alacağı şekil ve nitelikler, dünyadaki canlılardan çok farklı olacaktır. Canlılar yer çekiminden, rüzgardan, kozmik ışınlardan, iklimlerden, yerel topoğrafiden ve daha yüzlerce, hatta binlerce değişgenden önemli ölcüde etkilenmektedirler. Hem sülfürlü kaynar sularda (volkan ve gayzerlerde), hem de kutuplarda yaşayan bakteriler vardır. Bize göre bu aşırı ortamlar bu bakterilerin yaşadığı, üreyip çoğaldığı ve geliştiği normal koşullardır. Onların değişmesi durumunda bakteriler oralarda artık yaşamlarını sürdüremeyecekler ve yok olacaklardır.

Genel olarak canlılar, özel olarak insanlar birkaç bencil genin ürünü değillerdir. Yaşam çok sayıda değişgeni olan diyalektik bir fenomendir.

Her na kadar yaşamı dört döneme ayırarak incelediysem de, gününüzde yaşamın başlangıç senaryosunu ve kronolojik sırasını kesin olarak bilmek olanaksızdır. Çünkü her süreç kendinden sonrakilerle birlikte ve içi içe gelişmis, onlarla birlikte evrime uğramıştır. RNA ve proteinler arasındaki ilişkiler orijinalitelerini yitireli aradan muhtemelen 3 milyar yıl geçmiştir. DNA, RNA’dan kaynak almış olmalıdır. Bence bunun aksi düşünülemez. Çünkü ortada DNA’ya benzeyen bir molekül varken, DNA’nın kendini başka moleküller aracılığı ile sentez etmesi pratik bir çözüm değildir. Bu çıkarsamadan hareket ederek RNA’nın daha önce geldiğini ileri sürebiliriz. Yaşam öyle bir zamandan geçmiştir ki RNA hem genetik şifreyi taşıyan, hem onunla protein sentez eden, hem de kendini kopyalayan bir polimer olarak varlığını sürdürmüştür. Bu zaman ve mekan için RNA dünyası deniyor. DNA’nın ne zaman dünyaya geldiği meçhuldür. Ama bu gözlem, bu ilginç durum hakkında hiç bir şey söylenemez, mantıklı çıkarsamalar yapılamaz demek de değildir. RNA nasıl olduysa kendi benzeri çifte sarmal bir polimere dönüşebilmiştir. Koşullar bir hücrenin böyle davranmasını gerekli kılmıştır. Ya da bu moleküler aparatusa sahip olan ilk hücre bir avantaja sahip olmuştur. Bu avantaj ne olabilir? RNA sorumluluklarının bazılarından kendini soyutlayarak asıl görevi olan protein sentezine konzantre olmaya başlamış ve bu arada üç ayrı aileye özelleşmiştir. Mesenger RNA, transport RNA ve ribozomal RNA.. Buna benzer bir mekanizma ile hücre içinde sentez edilen moleküller görev bölümü yapmış ve hücre çok daha sofistike bir strüktür kazanmıştır. DNA sentezi olayı, hücre çoğalması ve protein sentezi süreçlerinin de giderek karmaşıklaşmasına neden olmuş olmalıdır. Bu da canlıların giderek karmaşıklaşması sürecinin başlangıcını simgelemiş olabilir.

Hayvanların ilginç bir başlangıcı vardır. Bu başlangıç son derece ani olduğundan bir patlama ile özdeş tutulur ve “Cambrian Explosion” olarak isimlendirilir. Takriben 570 milyon yıl önce vuku bulmuştur. Bu dönem sırasında hayvanlarda bugün mevcut bütün vücut planları ve fazlası ortaya çıkmıştır. Kambrium patlamasında, 550 milyon yıl sonra insanların da yararlanacağı vücut planı, “pikaia” denen bir chordate tarafından temsil edilmiştir. Pikaia omurgalı bir hayvandır. Omurgası kıkırdaktan bile ilkel, jeloya benzer bir dokudan ibarettir. Bu dokunun yerini zamanla önce kıkırdak sonra kemik almıştır. Kıkırdak bazı hayvanlarda hala mevcuttur. Sanırım köpek balıklarında ve diğer bazılarında omurga kıkırdaktan ibarettir.. İlginç olarak insanların vertebrasından arada bir chordoma (kordoma) denen malign tümörler çıkar. İnsanlarda bile bu antik doku, ilk ortaya çıktığı pikaia daki şekli ile bir bakiye olarak varlığını sürdürmektedir. Buna bakiye demek doğru olmayabilir. Belki de bir görevi ve önemi bile vardır.. Neyse.. Konuyu dağıtmadan sadede gelmek istiyorum..

Bana göre RNA dünyasından DNA’lı dünyaya geçiş, işte bu Kambrian patlaması öncesinde vuku bulmuştur. Prekambrian dönem hakkında bilinenler çok azdır. Ama bu dönem fosillerinin yakından incelenmesi (Tomatian;Rusyada ve Ediacaran;Avustralyada, faunalar) çok hücreli yaratıkların giderek karmaşıklaştığını ve Kambrian döneminde aniden genişleyerek yayıldığını telkin etmektedir. Bence ilk DNA Kambrian patlamasından 700 miyon ile bir milyar yıl önce arasında bir zamanda sentez edilmiş olmalıdır.

Şimdilik burada durayım.. Konu ilginç ve bilinmezliklerle dolu.. Bu konuda kesin yorumlar yapmak da zor.. Yine de insan bu konularda spekülasyon yapmaktan kendini alamıyor..


HACI